Halit Çokan (@AvHalitCokan) header
Halit Çokan (@AvHalitCokan) profile picture

sadece kul.... 🇹🇷

Kocaeli
Joined March 2011
Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)Photo by Halit Çokan (@AvHalitCokan)
Çöp Üstündeki Sofrada Erdem Nutku Hak bir sözün, hayatı o sözle çelişen bir insanın ağzından çıkması, bana çöp yığınının üzerine kurulmuş bir sofrada sunulan nefis bir yemeği hatırlatır. Yemek bütün lezzetini taşıyor olabilir; fakat insanın burnuna gelen koku, iştahını daha ilk lokmadan keser. Göz yemeğin güzelliğini görürken gönül, onun sunulduğu yere takılır. Sözün doğruluğu başka, onu söyleyenin o söze layık bir hayat sürmesi başkadır. İnsan, başkalarına sunduğu hakikati kendi hayatında sürekli çiğniyorsa dinleyenin içinde şu soru belirir: “Madem bu yemek bu kadar güzel, sen neden ondan hiç yemiyorsun?” Hele ömrü başkalarının sofrasından lokma aşırmakla geçmiş birinin, bir başka sofrada eksilen ekmeği görünce ayağa kalkıp sofra adabından söz etmesi, bu çelişkiyi daha da ağırlaştırır. Kendi elinin uzandığı tabakları unutmuş gibi başkalarının elini sorgular; dürüstlüğü över, ahlakı anlatır, erdemin inceliklerini sıralar. Fakat ağzından dökülen öğütler, elinde kalan izleri silmez. İnsan onu dinlerken sözlerinin güzelliğinden önce, o sözlerle örtmeye çalıştığı geçmişini hatırlar. Elbette hiç kimsenin hayatı kusursuz değildir. Fakat kusuruyla yüzleşen insanın sözü ile kendi yanlışlarını örtmek için doğruları başkalarının önüne süren insanın sözü aynı tesiri bırakmaz. Birinde eksikliğine rağmen samimiyet, diğerinde hakikatin arkasına saklanan bir çelişki vardır. Kendi kirlettiği sofrayı temizlemeye yanaşmadan başkasının sofrasındaki lekeyi gösteren kişinin öğüdü, dinleyenin boğazında düğümlenir. Hakikat, onu söyleyenin yanlışları yüzünden hakikat olmaktan çıkmaz; fakat söz ile hayat arasındaki uçurum, insanların o hakikate yaklaşmasını güçleştirir. Bu yüzden hak sözü söylemenin bir sorumluluğu da onu kendi yaşayışımızla işitilmez hâle getirmemektir. Güzel bir yemek hazırlamak kadar, onu temiz bir sofrada sunmak da gerekir.
1
8
372
15 Temmuz’u hamasetten, sloganlardan ve peşin hükümlerden uzak; belgeler, tanıklıklar ve dava dosyalarına yansıyan gerçekler üzerinden anlamak isteyen herkesi “Asırlık Gece” dizisini izlemeye davet ediyorum. Kardeşim, dostum ve meslektaşım Av. Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın (@hsynaydn) kaleme aldığı aynı isimli eserinden uyarlanan ve TRT’de yayımlanan “Asırlık Gece” (@asirlikgecetrt), 15 Temmuz darbe teşebbüsünü bütün yönleriyle ele alan belgesel nitelikli bir televizyon dizisidir. Dizinin 13. bölümü yayımlandı; final bölümü ise gelecek hafta izleyiciyle buluşacak. Darbe teşebbüsü; çok sayıda kişi, kurum, askerî birlik, karargâh ve eş zamanlı eylemden oluşan son derece karmaşık bir süreçtir. Buna rağmen dizide olay örgüsü açık ve anlaşılır biçimde kurulmuş; izleyicinin ayrıntılar arasında kaybolmadan olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ve darbe planının bütününü takip edebilmesi sağlanmıştır. Gereksiz dramatik yüklemelerden ve abartılı aksiyon sahnelerinden kaçınılması, dikkati olayların özüne yöneltmekte; anlatının zihinde daha berrak ve kalıcı biçimde yer etmesine yardımcı olmaktadır. Dizinin belki de en önemli tarihî katkılarından biri, kamuoyunun uzun yıllardır ayrıntılı açıklamalarını beklediği dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, bu yapım kapsamında doğrudan anlatımlarıyla yer almalarıdır. Darbe teşebbüsünün en kritik karar ve gelişmelerinin merkezinde bulunan bu iki ismin kendi tanıklıklarını kamuoyuyla paylaşmaları, Asırlık Gece’yi dramatik bir televizyon yapımının ötesine taşıyarak önemli bir sözlü tarih çalışması hâline getirmektedir. En üst düzeydeki iki ismin birinci elden anlatımları; darbe teşebbüsünün kronolojisinin, karar süreçlerinin ve kritik kırılma anlarının anlaşılmasına eşsiz bir katkı sunmaktadır. Yapımın dikkat çeken bir başka başarısı, askerî gerçekliğe ve kurumsal ayrıntılara gösterdiği özendir. Emir-komuta zinciri, karargâh düzeni, askerî terminoloji, birliklerin işleyişi ve operasyonel süreçler, anlatının doğal akışı içerisinde ve inandırıcılığı zedelemeyecek bir titizlikle yansıtılmıştır. Özellikle askerî kurumları ve bu kurumların çalışma düzenini bilen izleyiciler bakımından yapay diyaloglardan ve abartılı aksiyon anlayışından uzak durulması, dizinin gerçeklik duygusunu önemli ölçüde güçlendirmektedir. Asırlık Gece, 15 Temmuz’u yalnızca birkaç saat içinde başlayıp sona eren münferit bir askerî kalkışma olarak sunmamaktadır. Darbe gecesinin, uzun yıllara yayılan örgütsel hazırlığın, sistematik sızmanın ve devlet kurumları içerisinde kurulan paralel hiyerarşinin bir sonucu olduğunu göstermektedir. Böylece izleyici yalnızca o gece yaşananları değil, o geceyi mümkün hâle getiren zihinsel, örgütsel ve kurumsal altyapıyı da görme ve değerlendirme imkânı bulmaktadır. Canlandırmalardaki oyuncu tercihleri de yapımın gerçeklik hissini desteklemektedir. Oyuncular yalnızca fiziksel benzerlikleriyle değil; mimikleri, yürüyüşleri, konuşma biçimleri ve canlandırdıkları kişilerin psikolojik atmosferini yansıtan performanslarıyla da başarılı bir tablo ortaya koymaktadır. Gerçek tanık anlatımları ile dramatik sahnelerin birlikte kullanılması sayesinde belgesel ile dramatik anlatı arasında güçlü bir denge kurulmuştur. Tanık ifadeleri anlatıya tarihsel ve belgesel bir nitelik kazandırırken canlandırmalar, bu anlatıları somutlaştırarak izleyicinin olayların atmosferini daha yakından hissetmesini sağlamaktadır. Böylece ne kuru ve mesafeli bir belgesel dili ne de yalnızca dramatik etkiyi amaçlayan bir kurgu tercih edilmiş; iki anlatım biçiminin güçlü yönleri başarıyla bir araya getirilmiştir. Özellikle Akıncı Üssü’nde sivil imamların askerî harekâtı yönlendiren bir konumda gösterilmesi, örgütün resmî askerî hiyerarşinin dışında kurduğu gerçek komuta yapısını görünür hâle getirmektedir. Bu anlatım, darbe teşebbüsünün yalnızca bazı askerlerin gerçekleştirdiği askerî bir kalkışma olmadığını; askerî üniformanın arkasına gizlenen sivil bir örgütsel iradenin sevk ve idaresinde yürütüldüğünü etkili biçimde ortaya koymaktadır. Komutanların derdest edilmesi sırasında “tatbikat” bahanesine başvurulması da FETÖ’nün yöntemini anlamak bakımından son derece dikkat çekici bir ayrıntıdır. Bu sahneler, örgütün fiziksel güç kullanmadan önce güven ilişkisini istismar eden psikolojik manipülasyon yöntemlerini nasıl devreye soktuğunu göstermektedir. Emir ve disiplin kültürünün hâkim olduğu askerî ortamda “tatbikat” söyleminin kullanılması, örgütün kurumsal refleksleri ve yerleşik güven ilişkilerini kendi amaçları doğrultusunda kullanma stratejisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Dizide “büyüğümüz” ifadesinin sürekli tekrarlanması ise örgütsel hiyerarşinin görünmeyen merkezini izleyiciye hissettiren önemli bir anlatım unsurudur. Bu ifade, emirlerin yalnızca askerî silsile içerisinde verilmediğini; örgüt mensuplarının gerçek ve nihai bağlılıklarının Türk Silahlı Kuvvetlerinin meşru emir-komuta zincirine değil, askerî hiyerarşinin dışında bulunan başka bir otoriteye yöneldiğini açıkça göstermektedir. Örgüt mensuplarının yıllarca birlikte görev yaptıkları komutanlarına ve silah arkadaşlarına hiçbir tereddüt göstermeden silah doğrultabilmeleri; örgütsel bağlılığın meslek ahlakının, askerî sadakatin, kişisel dostlukların ve insanî vicdanın önüne geçirildiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu sahneler, kapalı ve mutlak itaate dayalı bir örgütsel yapının bireyin kişiliğini, vicdanını ve kurumsal aidiyetini nasıl dönüştürebildiğini anlamak bakımından son derece çarpıcıdır. Genelkurmay Karargâhının, harekât merkezlerinin ve emir-komuta sisteminin ayrıntılı biçimde işlenmesi de darbe teşebbüsünün yalnızca hükûmeti hedef alan siyasi bir girişim olmadığını; aynı zamanda devletin askerî komuta mekanizmasını felce uğratmayı, anayasal düzeni ortadan kaldırmayı ve ülke yönetimini bütünüyle ele geçirmeyi amaçlayan kapsamlı ve organize bir plan olduğunu göstermektedir. Hüseyin Aydın’ın bölüm başlarında yaptığı açıklayıcı sunumlar da sahip olduğu bu birikimi izleyiciye aktaran, olayların arka planının anlaşılmasını kolaylaştıran ve anlatıya derinlik kazandıran önemli bir unsurdur. Bu sunumlar izleyiciye ne düşüneceğini dayatmak yerine, gördüğü hadiseleri doğru tarihsel bağlam içerisinde değerlendirebilmesi için gerekli çerçeveyi sunmakta; dizinin yalnızca dramatik etkisini değil, belgesel ve akademik değerini de güçlendirmektedir. Bu başarının temelinde, Av. Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ın 15 Temmuz davalarında Sayın Cumhurbaşkanımızın vekili sıfatıyla bizzat görev alması ve bu nedenle olaylara, delillere ve yargılama süreçlerine birinci elden vâkıf olması bulunmaktadır. Darbe teşebbüsüne katılan örgüt mensubu askerlerin duruşmalardaki tutumlarını, ifadelerini ve savunmalarını uzun yıllar boyunca yakından gözlemlemesi; dosyalardaki belge, kayıt, rapor ve delilleri titiz bir araştırmacı hassasiyetiyle incelemesi, aynı isimli eserin ve dizinin sağlam tarihsel ve hukuki zeminini oluşturmuştur. Sevgili Hüseyin, kişiliğine olduğu kadar bilimsel ve akademik kimliğine de yaraşan bir vakar, doğruluk ve gerçekçilikle 15 Temmuz’u ele almıştır. Hamasete ve kolaycı sloganlara sığınmadan; belgelere, tanıklıklara, dava dosyalarındaki nesnel ve bilimsel raporlara, sanıkların ikrar ve itiraflarına, tanık beyanlarına dayanarak yaşananları bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Böylece son derece ağır ve hassas bir tarihî hadiseyi, gerçeğin gücüne güvenen sade fakat sarsıcı bir dille anlatmayı başarmıştır. Asırlık Gece, kendisini yıllarca barışçıl ve masum bir dinî topluluk gibi takdim eden FETÖ’nün, gerçekte ne derece sinsi, yıkıcı ve kanlı bir taşeron yapılanma olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bir dönem “elinde çakı dahi bulunmadığını” ileri sürerek zararsız bir görüntü çizen bu yapının, zamanı geldiğinde kendi ülkesinin insanlarına silah doğrultan, millî iradenin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ve devlet kurumlarını bombalayan, karşısına çıkan direnişi kan ve kurşunla bastırmaya çalışan gözü dönmüş bir terör örgütüne nasıl dönüştüğü somut olaylar ve belgeler üzerinden anlatılmaktadır. FETÖ mensuplarının aynı toplumun içinde yaşadıkları, aynı inancı ve kültürü paylaştıkları insanların üzerine tereddüt etmeden ateş açabilmeleri; örgütün mensuplarını ailelerinden, milletlerinden, vicdanlarından ve insanlık bağlarından kopararak nasıl itaate şartlandırılmış birer imha unsuruna dönüştürdüğünü göstermektedir. Dizinin ortaya koyduğu tarihsel tablo karşısında, 15 Temmuz’un sözde bir “tiyatro” veya “kontrollü darbe” olduğu yönündeki mesnetsiz iddiaların gerçekle bağdaşmadığı da açıkça görülmektedir. O gece yaşananlar; tanklarıyla, savaş uçaklarıyla, bombalanan kurumlarıyla, şehitleriyle, gazileriyle ve yargılama dosyalarına giren bütün delilleriyle milletin varlığına, devletin bağımsızlığına ve demokratik anayasal düzene yönelmiş gerçek, planlı ve kanlı bir darbe teşebbüsüdür. Asırlık Gece, bu bakımdan yalnızca 15 Temmuz’u yeniden canlandıran başarılı bir televizyon dizisi değildir. Olayların merkezindeki isimlerin doğrudan tanıklıkları, askerî gerçekliğe bağlı anlatımı, dava dosyalarına dayanan sağlam zemini ve belgesel ile dramatik kurguyu dengeli biçimde birleştirmesi sayesinde aynı zamanda önemli bir görsel hafıza ve sözlü tarih çalışmasıdır. 15 Temmuz hafızasının gelecek kuşaklara doğru biçimde aktarılmasına anlamlı bir katkı sunmaktadır. Bu kıymetli eseri kaleme alan kardeşim, dostum ve meslektaşım Av. Doç. Dr. Hüseyin Aydın’ı gönülden tebrik ediyorum. 15 Temmuz’u sloganların değil; hakikatin, belgenin, tanıklığın ve tarihî gerçekliğin ışığında anlamak isteyen herkesi “Asırlık Gece”yi izlemeye davet ediyorum. Televizyonda kaçıranlar, yayımlanan bütün bölümleri YouTube’da “Asırlık Gece” şeklinde aratarak izleyebilirler. Finalden önce diziyi ilk bölümden itibaren izlemek için hâlâ vakit var. Bu dizi yalnızca seyredilmeyi değil; üzerinde düşünülmeyi, konuşulmayı ve gelecek kuşaklara tavsiye edilmeyi de hak ediyor. youtube.com/watch?v=Nn7zVAyk…
4
14
1,511
Önceki dönem Kocaeli Milletvekilimiz Sayın Azize Sibel Gönül Hanımefendinin vefatını derin bir teessürle öğrendim. 2001 yılında AK Parti Kocaeli Kurucu İl Yönetim Kurulu üyeliğiyle başladığı siyasi hayatında; Kocaeli İl Kadın Kolları Başkanlığı, İl Yönetim Kurulu üyeliği ve İl Sekreterliği görevlerinde bulunan, 23. ve 24. Dönem Kocaeli Milletvekili olarak şehrimizi Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsil eden merhume Azize Sibel Gönül; milletvekilliği döneminde TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığı, daha sonra AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanlığı görevlerini üstlenmiştir. Açık sözlü, inançlı ve dirayetli kişiliğiyle tanıdığımız merhume Azize Sibel Gönül Hanımefendi Ablamız, Kocaeli’ye ve ülkemize kıymetli hizmetlerde bulunmuş, siyaset ve gönül dünyamızda müstesna bir yer edinmiştir. Uzun süredir amansız hastalık nedeniyle tedavi gören ve bu amansız hastalıkla sabırla mücadele eden merhumenin çektiği sıkıntıların, inşallah taksiratının affına ve taksiratının hasenata tebdiline vesile olur. Cenab-ı Allah’tan niyazımız budur. Merhumeye Allah’tan rahmet; saygıdeğer eşi Uluç Gönül Beyefendiye, sevgili çocuklarına, diğer aile efradına, yakınlarına, sevenlerine, AK Parti teşkilatımıza ve Kocaeli’mize sabır ve başsağlığı diliyorum. Mekânı cennet, makamı âli olsun.
1
139
28 ŞUBAT'IN MEDYASININ KARANLIK YÜZÜ ERTUĞRUL ÖZKÖK 28 Şubat denildiğinde akla tanklar gelir, cuntacı generaller gelir, MGK bildirileri gelir. Ama o tankların önünü açan, o bildirilere toplumsal meşruiyet kazandıran, darbeyi "post-modern" diye pazarlayan bir başka ayak vardı; Medya! Ve o medyanın en önde gelen yüzlerinden biri, bugün hâlâ köşesinde oturan, hâlâ ahkâm kesen, hâlâ halkı küçümseyen Ertuğrul Özkök'tür. Ertuğrul Özkök, 28 Şubat sürecinde Türkiye'nin en etkili gazetelerinden birinin başındaydı. O günlerde manşetler, halkın inançlarına, örtüsüne, okuluna, duasına, mabedine kin kusan bir zihniyetin sözcülüğünü yapıyordu. Başörtülü kızlar "gerici", imam hatipler "yobaz yuvası", camiye gidenler "irticacı" ilan edilirken, Özkök'ün gazetesi bu kara propagandanın en gür sesiydi. O dönemde Özkök, sadece haber yapmadı; darbenin mutfağında yer aldı. Brifingleri köşesine taşıdı, cuntacı generallerin söylemlerini haklı bir itiraz olarak pazarladı, milyonlarca insanın hayatını karartan operasyonlara alkış tuttu. Bugün çıkıp "Ben sadece gazeteciydim" diyemez. Çünkü 28 Şubat'ı meşrulaştıran başyazılar, o dehşet günlerinin belgeleri olarak duruyor. O, 28 Şubat'ın medyadaki yüzüdür. Aradan yıllar geçti, darbenin mağdurları haklarını aradı, generaller yargılandı, tarih hesap sordu. Peki Ertuğrul Özkök ne yaptı? Özür mü diledi? Pişmanlık mı duydu? Vicdan muhasebesi mi yaptı? Hayır. Bugün en şımarık tavrıyla ekranlarda boy gösteriyor, sosyal medyada halkı tahkir eden paylaşımlar yapıyor, halkın iradesini "cahil yığınların tercihi" gibi aşağılıyor. Sanki 28 Şubat hiç yaşanmamış, sanki o kalemiyle binlerce gencin geleceğini karartmamış gibi davranıyor. Ve en vahimi, bugünkü pervasız söylemleriyle aslında 28 Şubat'ın zihniyetini diri tutmaya devam ediyor. Ertuğrul Özkök'ün son dönemde yaptığı açıklamalar, 28 Şubat zihniyetinin bugünkü tezahüründen başka bir şey değildir. Kendi söylemleriyle aslında ne kadar yerleşik bir vesayetçi refleksle hareket ettiğini ifşa etmektedir: Birincisi, Türkiye'yi Franco İspanya’sı ile aynı kefeye koymasıdır. Seçimle gelmiş, sandıktan çıkmış bir iktidarı (Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ı) diktatörlükle özdeşleştirmek, 28 Şubat'ın klasik refleksidir. O dönemde de halkın iradesi (Refah Partisi iktidarı ve merhum ve mağfur, cennetmekân Başbakan Necmettin ERBAKAN) gayrimeşru ilan edilmişti, bugün de aynı dil kullanılmaktadır. Özkök, tarih bilgisini sınıfsal önyargısıyla harmanlayarak Türkiye'yi Avrupa'nın karanlık geçmişiyle kıyaslama cüretini göstermektedir. Oysa Franco, halkın karşısında duran bir diktatördü. Türkiye'de ise halkın ta kendisi, sandıkla tercihini ortaya koymuştur. Bu iki durumu aynı kefeye koymak ya tarih bilmezliktir ya da kasıtlı bir çarpıtmadır. İkincisi ve daha vahimi, "Adalet, liyakat, medya özgürlüğü daha iyi olsaydı Erdoğan daha güçlü seçilirdi" sözüdür. Bu cümle, nesnel bir tespit gibi sunulsa da esasında mevcut iktidarın meşruiyetini gölgeleyen zehirli bir çerçeve kurmaktadır. Sanki halk, mevcut şartlar yüzünden yanlış tercih yapmış da Özkök gibilerin "aydın" feraseti bu yanlışı düzeltmek için bekliyormuş gibi bir algı yaratılmaktadır. Bu söylem, 28 Şubat'ın "cahil halka rağmen doğruyu biz biliriz" anlayışının, 2026 yılına taşınmış vesayetçi versiyonudur. Halkı, kendi iradesini kullanamayacak kadar bilinçsiz gören; onun tercihini, ancak "medya özgürlüğü" gibi kendi kontrolünde olan mekanizmalarla şekillenebileceğini ima eden bu dil, işte o 28 Şubat'ın ta kendisidir. Peki Neden Hâlâ Bu Kadar Rahat? Çünkü yargılanmadı. 28 Şubat yargılamaları, üniformaya kesildi; tank sürenler yargılandı. Ama o tanklara yolu açan başyazılar, o zulme meşruiyet kazandıran manşetler, o brifinglere alkış tutan kalemler dokunulmaz kaldı. Ertuğrul Özkök, hâlâ köşesinde oturuyorsa, hâlâ halka tepeden bakıyorsa, hâlâ o "seçkin azınlık" edasıyla konuşuyorsa bunun tek sebebi hesap vermemiş olmasıdır. Özkök, 28 Şubat'ta kalemiyle yaralar açtı. Bugün ise aynı kalemle bu sefer sivil bir darbenin söylemini inşa etmeye çalışıyor. Ama unuttuğu bir şey var, artık halk, kendi değerlerine sımsıkı sarılmıştır. O gün başörtüsüyle okula giremeyen kızlar bugün doktor, mühendis, avukat oldu; imam hatipliler akademisyen, bakan, milletvekili oldu. Halk, kendi iradesini teslim almak isteyen bu zihniyeti sandıkta defalarca susturdu. Ama Özkök'ün katılımcı, özgürlükçü ve haklı eleştirileriyle kamuoyuna katkı sunmaktan uzak, antidemokratik dili susturulamadı. Çünkü o, adil yargılamanın sonucunun oluşturacağı etkiyle hiç tanışmadı. Herkes yapabilir ama Ertuğrul Özkök, 28 Şubat'ın medyadaki baş mimarı olarak bugün halkın karşısına çıkıp "demokrasi" edebiyatı yapamaz. Çünkü demokrasiyi yalnızca kendi ideolojisi kazanınca savunmuş, halk sandıkta tercihini yapınca o sandığı "cahil kalabalığın oyu" diye küçümsemiştir. Franco kıyaslamasıyla Türkiye'yi Avrupa'nın karanlık geçmişine hapsetmeye çalışan, "medya özgürlüğü olsaydı halk başka türlü seçerdi" diyerek halkın aklına ve idrakine hakaret eden bu zihniyet, artık tarihin çöplüğünü boylamıştır. Halk, onun o karanlık dehlizde yazdığı manşetleri unutmadı. (411 EL KAOSA KALKTI) Başörtüsüyle okula gidemeyen kızlar, "mürteci" ilan edilen imam hatipliler, "taşra ezgisi" diye aşağılanan türküler hâlâ hafızalarda. 28 Şubat'ın hesabı yarım kaldıysa Ertuğrul Özkök'ün hesabı da yarım kaldı. Ama artık bu topraklarda hiçbir şey, hiç kimse yarım kalmış hesaplarla yoluna devam edemez. Tarih, onu zaten yargıladı. Şimdi sıra adalete, hakikate ve vicdanlara düşüyor. Kalemini kullanarak bir neslin geleceğini karartan bu zihniyet ya hesap verecek ya da tarihin utanç sayfalarında, hak ettiği yere gömülecektir.
2
148
15 Temmuz'un 10. Yılında 15 Temmuz, yalnızca başarısızlığa uğratılmış bir darbe girişimi değil; milletimizin iradesine, devletimizin bekasına, demokrasimize, inancımıza ve ortak geleceğimize yöneltilmiş organize bir ihanetin adıdır. Aradan geçen on yıla rağmen bu ihanetin acısı da verdiği dersler de hafızalarımızdaki canlılığını korumaktadır. FETÖ, dini istismar ederek insanların inançlarını ve akidelerini tahrif eden, mensuplarını sorgulamayan bir itaate mahkûm eden, devletin kurumlarına sistemli biçimde sızan ve nihayetinde kendi milletine silah doğrultabilecek kadar gözü dönmüş bir ihanet yapılanmasıdır. Bu yapı, sadece anayasal düzene değil, aynı zamanda İslam'ın ahlakına, adalet anlayışına ve emanet ilkesine de ağır zarar vermiştir. Bugün en büyük yanılgı, bu tehdidin tamamen ortadan kalktığını düşünmektir. FETÖ'nün yöntemleri değişebilir, kullandığı söylemler farklılaşabilir; ancak gizlenme, kamufle olma, kurumlara, siyasi yapılara, sivil toplum kuruluşlarına ve toplumsal organizasyonlara sızma stratejisinden vazgeçtiğine dair hiçbir emare bulunmamaktadır. Pişmanlıktan ziyade fırsat kollayan, hesaplaşmak yerine intikam duygusuyla hareket eden bu zihniyet, uygun şartları bulduğu ilk anda benzer ihanetleri tekrar etmekten çekinmeyecektir. Bu sebeple 15 Temmuz'u anmak, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Aynı zamanda geleceği koruma iradesini diri tutmaktır. Millet olarak uyanık olmak, devlet kurumlarının liyakat ve hukuk temelinde güçlenmesini sağlamak, dini ve her türlü ideolojiyi istismar ederek insana, vatana, devlete ve millete hain yetiştiren yapılara karşı bilinçli davranmak ve çocuklarımıza bu ihanetin gerçek yüzünü doğru anlatmak hepimizin ortak sorumluluğudur. 15 Temmuz gecesi vatanı, bayrağı ve istiklali uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimize Yüce Allah'tan rahmet dileklerimizle minnet ve şükranla yâd ediyor; kahraman gazilerimize Yüce Rabbimizden sağlıklı ve hayırlı ömürler diliyoruz. Allah, bu millete bir daha 15 Temmuz benzeri ihanetler yaşatmasın. Devletimizi, milletimizi ve mukaddesatımızı her türlü iç ve dış tehdide karşı muhafaza eylesin. Unutmadık, unutturmayacağız. Tedbiri elden bırakmayacağız.
🤖 Made with AI
2
196
Bir kült hareket olarak Fetullahçı Terör Örgütünü (FETÖ) ele aldığımız yazı haber7.com'da yayınladı... "FETÖ’yü bir kült hareketi olarak yeniden düşünmek! 15 Temmuz sonrası dönüşen dinamikler "haber7.com/guncel/haber/3638…
4
993
Av. Halit ÇOKAN, İSRA SURESİ – FESAD ve ULUV ↘️YAZIYI OKUMAK İÇİN↘️ sesa.org.tr/2026/03/23/isra-…
2
6
492
12.02.2026 Tarih ve 7574 Sayılı Karayolları Trafik Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Bazı Maddelerinin Anayasaya Aykırılık Sorunu Konulu Yazımız legal.com.tr/blog/anayasa-hu…
236
Sr. Pedro Sánchez: Como musulmán, le escribo no solo a un líder, sino a la conciencia humana. Su voz contra la destrucción en Gaza y frente a abusos de poder ha dado esperanza a quienes creen en la justicia. En tiempos de silencio, defender al oprimido es un acto de dignidad.@sanchezcastejon
214
Hakka yürüyüşünün 15. yılında Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızı Yüce Allah'tan gani gani rahmet dileklerimle anıyorum. O, sadece bir başbakan değil; bir mefkûrenin mimarı, bir istikamet adamıydı. Siyaseti koltuk değil sorumluluk, güç değil ahlâk olarak gördü. Manevî diriliş ile maddî kalkınmayı birlikte düşündü; “ağır sanayi”, “üretim”, “denk bütçe”, “faizsiz ekonomi” diyerek tam bağımsız Türkiye idealini savundu. “Adil Düzen” anlayışıyla sömürüye karşı hakkı, güce karşı adaleti merkeze alan bir teklif ortaya koydu. Yasaklara ve baskılara rağmen meşruiyet çizgisinden sapmadı; milletine küsmeyen, vakarını kaybetmeyen bir lider olarak iz bıraktı. Sadece bir dönem değil, bir istikamet bıraktı. Sadece bir hareket değil, bir şuur inşa etti. Rabbim mekânını cennet, makamını âlî eylesin.
3
256
MEB’in Ramazan etkinlikleri ne “dayatma” ne de “fişleme”dir! Bu program, hayatilik ilkesine dayalı pedagojik bir çalışmadır. Öğrenciler yardımlaşmayı, sabrı, paylaşmayı öğrenir. Katılım gönüllülük esaslıdır. Ramazan’a alerjisi olan azınlık, milletin değerlerine karışamaz! Ramazan’ı hedef almak, bu milletin kalbine saldırmaktır. Gerçek laiklik inanca saygıdır, yasak değil! Bu milletin iradesi masun inancı da dokunulmazdır!✋🇹🇷
1
480
Bu ne güzellik Allah'ım... Okulumuzu kutluyorum...
Akimlarin en güzeli!)🌹🤲❤️ Elazig'da Seyda Molla Bahri imam Hatip Ortaokulu ögrencilerinin,"11 Ayin Sultanı Ramazan'a Hog Geldin" konulu koreografisi ile Kâbe, Mescid-i Nebevî ve Lafza-i Celal tasvir edildi. Ögretmen ve ögrencileri tebrik ediyorum👏👏👏
2
186
Şehr-i Ramazan bütün İslam alemine ve insanlığa hayır ve huzur getirsin. Ramazan ayımız hepimize mübarek olsun!
1
108
Epstein vakasını sadece bir suç hikâyesi olarak değil; modern Batı’nın ahlâkî iddiaları ile reel politik çıkarları arasındaki ikircikli tutumun sembolü olarak ele almaya çalıştığım mütevazı yazımı Sesa Enstitüsne ait sesa.org.tr web sitesinde yayınlandı. sesa.org.tr/2026/02/16/epste…
117
Yıldız Tilbe’den Gazze için anlamlı yardım #dedikodu #magazin youtube.com/shorts/bvs6aHsCD… @YouTube aracılığıyla @YildizzTilbee
1
171