Pinned Tweet
Uzun bir sessizlikten sonra, hafızanın izinde yeniden buradayım.
Kayıpların, direnişin ve unutturulmak istenenlerin hikâyelerini yazmaya devam…
nupel.tv
Bugün, 10 yıldır cezaevinde olan eşim Evin Zapsu’yu Kayseri Bünyan Kadın Cezaevi’nde ziyaret ettim. On yıldır görüş saatlerine sığdırmaya çalıştığımız hayatımıza, şimdi bir de hastalığın kaygısı eklendi. Evin şiddetli ağrılar içinde; yanından ayrıldım ama acısına tanık olmanın çaresizliği hâlâ benimle.
Evin ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşuyor. Yapılan tetkiklerin ardından kanser şüphesi nedeniyle biyopsi alındı. Sonucun üç hafta sonra çıkacağı söyleniyor. Henüz kesinleşmiş bir tanı yok; fakat bugün yaşadığı acı gerçek. Ağrıdan duramıyor.
Biyopsi sonucunu beklemek, bir insanı ağrılarıyla baş başa bırakmanın gerekçesi olamaz. Evin’in derhâl hastanede kapsamlı değerlendirmeye alınmasını, ağrılarının giderilmesini ve ihtiyaç duyduğu tedavinin gecikmeden sağlanmasını istiyoruz.
Bir insanın sağlığı, cezaevi kapısında askıya alınamaz.
Milletvekillerini, insan hakları örgütlerini, hekimleri, gazetecileri ve vicdan sahibi herkesi Evin’in sesine ses katmaya çağırıyorum. Bu çağrıyı paylaşın; Evin’in acısı duvarların ardında duyulmadan kalmasın.
#EvinZapsuyaAcilTedavi
AYNI FORMADA BULUŞMAK
Bazen bir takımın sahaya çıkışı, insanların kendi adlarını duymasıdır. Amedspor’un biz Kürtlerin hayatında tuttuğu yer, biraz da bu duyguda saklı. O formaya bakan pek çok insan, dilinden, memleketinden ve hafızasından bir parça görüyor.
Kürdistan’da, Türkiye’nin metropollerinde ya da yurtdışında aynı maçın heyecanıyla buluşan insanlar, farklı hayatlar yaşıyor. Dünya görüşleri, inançları, hayattan beklentileri birbirinden uzak olabiliyor. Yine de bir golün ardından birbirini hiç tanımayan insanların sevincinde ortak bir yakınlık beliriyor. Aidiyet, farklılıkların içinden geçerek kuruluyor.
Bu bağlılığın gerisinde inkârın, ötekileştirmenin ve kuşaklar boyunca biriken incinmişliğin izleri var. Kimliğini görünür kılmak için mücadele etmiş insanlar açısından kendi adıyla sahada bulunmak bile derin bir anlam taşıyor. Takıma yönelen ayrımcılık da bu yüzden birçok insanın kendi hayatındaki yaraya dokunuyor; sahiplenme duygusunu büyütüyor.
Fakat bu sevgiyi anlamak için sevince de bakmak gerekiyor. Evde maç saatini bekleyen çocuk, uzakta formasını giyen genç, atılan golle yerinden doğrulan yaşlı… Ortak hafızaya birlikte yaşanmış güzel bir an ekleniyor. Memleket, uzaktakine biraz yaklaşıyor.
Belki de Amedspor’un en derin anlamı burada: Kendi kimliğiyle sevinmenin, başını kaldırmanın ve o sevinçte yalnız olmadığını hissetmenin buluşma yeri olması. Çocuğa uzatılan bir formayla birlikte, geçmişin yükünün yanına geleceğin heyecanı da bırakılıyor.
Sanatçı müsveddeleri…
BİR UTANÇ GECESİNİN KROKİSİ
Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca bir anı dondurmaz, bir dönemin vicdanını da kayda geçirir.
Fotoğrafa iyi bakın.
Yüzlerde bir coşku, ellerde alkış, havaya kalkmış o tanıdık kollar... Bir grup insan, aynı anda, aynı heyecanla bir kötülüğün etrafında birleşiyor. İlk bakışta sıradan bir eğlence gecesinden kalma bir magazin fotoğrafı gibi görünüyor. Oysa bu kare, Türkiye'nin yakın tarihindeki en karanlık sanatçı linçlerinden birinin hafızaya kazınmış görüntülerinden biri.
Tarih: 1999.
Mekân: Magazin Gazetecileri Derneği'nin ödül töreni.
Hedef: Ahmet Kaya.
Ahmet Kaya, ödülünü aldıktan sonra yeni albümünde Kürtçe bir şarkıya yer vereceğini ve bu şarkıya klip çekeceğini açıklamıştı. Ardından salonda yükselen tepki, kısa sürede bir linç atmosferine dönüşüyor. Hakaretler, yuhalamalar, fırlatılan çatal ve bıçaklar... Bir sanatçı, yaptığı müziğin ve söylediği sözlerin bedelini kalabalığın önünde ödemeye zorlanıyordu.
Sonra sahneye Serdar Ortaç çıkıyor. Onuncu Yıl Marşı'yla başlayan gösteri, giderek toplu bir gövde gösterisine dönüşüyor. O gece, marşların ve şarkıların Ahmet Kaya'ya yönelik protestonun bir parçası hâline getirildiğine ülke olarak tanık olduk.
Ve o kalabalığın içinde Mahsun Kırmızıgül de vardı.
Bugünlerde parlatılıp sosyal medyada sıkça karşımıza çıkıyor. Magazin dünyasında gündemde kalmayı, görünürlüğünü sürekli taze tutmayı iyi başarıyor. Ancak ne kadar yeni görüntü üretirse üretsin, ne kadar yeni projeyle gündeme gelirse gelsin, geçmişteki o görüntülerin utancını örtemez.
Çünkü mesele yalnızca bir fotoğraf değildir.
Mesele, bir sanatçı linç edilirken hangi tarafta durduğunuzdur. Bir insan, kimliği ve anadili üzerinden hedef hâline getirilirken sizin ne yaptığınızdır. Kalabalığın öfkesi karşısında susmanız mı, ona katılmanız mı, yoksa haksızlığa uğrayanın yanında durmanız mı?
O gece birçok insan için bir sınavdı. Kimi bu sınavı kaybetti. Kimi yıllar sonra hatasını kabul etti, özür diledi, pişmanlığını dile getirdi. Serdar Ortaç da geçmişteki tavrına ilişkin pişmanlığını açıklayan isimlerden biri oldu.
Peki Mahsun Kırmızıgül?
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen kamuoyunun önünde beklenen şey, geçmişteki tutumuyla açıkça yüzleşmesi. Bir özür, samimi bir pişmanlık, hiç değilse o gece yaşananların yanlışlığını açıkça kabul eden bir açıklama...
Çünkü insan geçmişini değiştiremez ama geçmişiyle hesaplaşabilir.
Bugün toplumsal hassasiyetlerden, kardeşlikten, barıştan, farklılıkların bir arada yaşamasından söz etmek elbette mümkün. Hatta değerlidir. Fakat bu sözlerin inandırıcılığı, geçmişte yaşanan haksızlıklarla kurulan ilişkiye de bağlıdır.
Ahmet Kaya'nın maruz kaldığı muamele, bir magazin gecesinin tatsız hatırası olarak geçiştirilemez. O gece, bu ülkenin bir sanatçısına, kimliği ve dili üzerinden nasıl düşmanlık üretilebildiğinin ibretlik örneklerinden biridir.
Mahsun Kırmızıgül'ün bugün geldiği nokta, yaptığı işler veya kazandığı başarılar bu tarihsel fotoğrafın anlamını değiştirmiyor.
İnsan bazen söylediği şarkılarla, bazen yaptığı filmlerle, bazen de bir gecede tuttuğu alkışla hatırlanır.
Mahsun Kırmızıgül için o gecenin fotoğrafı, ne yazık ki, hâlâ orada duruyor.
Ve bazı utançlar vardır; üzerinden yıllar geçmesi onları hafifletmez. Yalnızca hafızada daha derin bir yere yerleştirir.
O gece alkışlanan şeyin sesi çoktan kesildi. Ama o alkışın utancı hâlâ sürüyor.
Ferhat TUNÇ
Demirtaş ve tüm siyasi tutsaklara özgürlük…
Yeni yaşamın yeni hesabı , takip edelim …
🔴 Gazetemiz Yeni Yaşam’ın X hesabı bir kez daha erişime engellendi
Özgür Basın ve muhalif basına dönük sansür ve engellemeleri kabul etmiyor, halkın haber alma hakkını savunma mücadelemizi sürdürüyoruz
👇 Sansüre karşı dayanışmayı büyütelim
Yeni hesabımız: @yeniyasamnews6
İnsanın Kendine Verdiği İzin ve toplumsal çürüme ;
Bir sofrada herkes birinin hakkının yenildiğini bilir. Söz açıldığında kısa bir sessizlik olur. Ardından biri, “Biz işin iç yüzünü bilmiyoruz,” der. Bir başkası ekmeğini düşündüğünü söyler. Konuşma başka yere döner. Çaylar tazelenir.
Hakkı yenilen insan ertesi gün de aynı haksızlıkla baş başadır. Sofradakiler ise meseleyi geride bıraktıklarını sanır.
Toplumsal çürümeye bazen böyle bir sofrada yer açılır.
Bir toplum, yapılan haksızlıkların ardından hayatın nasıl sürdüğüyle de biçimlenir. İnsanların birbirlerinin yüzüne nasıl baktığı, çocuklarına ne anlattığı, hangi davranışı akıllılık saydığı zamanla ortak hayatın ölçüsünü belirler.
Bir baba çocuğuna dürüst olmasını öğütlerken akşam yemeğinde işini hangi tanıdık sayesinde çözdüğünü övünerek anlatabilir. Çocuk iki sözü de duyar. Fakat hayatı kolaylaştıranın hangisi olduğunu daha dikkatle öğrenir.
Böylece ahlak, yetişkinlerin çocuklara anlattığı, çocukların büyüdükçe uygulamamayı öğrendiği bir derse dönüşür.
Bu dönüşümü yalnızca insanların karakteriyle açıklamak kolaycılık olur. İtiraz edenin işini kaybettiği, hakkını arayanın kapılarda bekletildiği, susanın ödüllendirildiği bir yerde korku, geçim hesabının içine yerleşir. İnsan kira öder, çocuk büyütür, hasta bakar. Herkesin göze alabileceği bedel aynı değildir.
Bu yüzden korkudan susanla başkasını susturarak yükselenin sorumluluğunu aynı kefeye koyamayız.
Ama korkunun açtığı yerde çıkar da kendine barınak bulur. Başlangıçta mecbur kaldığı için boyun eğen insan, zamanla bu düzenden pay almaya başlayabilir. Dün kendisini inciten ayrıcalığı bugün yakını için istediğinde, davranışını açıklayacak hazır bir cümlesi vardır:
“Herkes yapıyor.”
Bu cümle, insanı kendi kararının ağırlığından kurtarır. Herkes bir başkasını gerekçe gösterir; sorumluluk elden ele dolaşırken sahipsiz kalır.
Yine de insanlar adaletten söz etmeyi bırakmaz. Hatta adalet sözü çoğalabilir. Çünkü insan, kendisini kötü biri olarak görmeden başkasına kötülük edebilmek ister. Yaptığıyla inandığı arasındaki mesafeyi gerekçelerle kapatır.
Kendi yakınının kayırılması vefa olur. Başkasının hakkını araması huzursuzluk çıkarmak sayılır. Kendisine yönelen baskıya zulüm der; aynı baskı sevmediği birine yöneldiğinde önce o kişinin geçmişini araştırır.
Bir süre sonra mağdurun uğradığı haksızlığı konuşabilmek için kusursuzluğunu kanıtlaması beklenir.
Oysa hakkın anlamı tam da burada sınanır. Sevmediğimiz, düşüncesine katılmadığımız, geçmişinde yanlış bulduğumuz insanın da hakkını tanıyabiliyor muyuz? Yoksa adalet dediğimiz şey, yalnızca kendi çevremizin güvenliği mi?
Bu soruyu sormaktan vazgeçtiğimizde, birbirinden korkan çevrelere kapanırız. Herkesin dayanabileceği bir güvence kurmak yerine kendimizi koruyacak güçlü birini ararız. Hakkımızı bilmek yetmez; kime ulaşacağımızı da bilmek zorunda kalırız.
Böyle bir hayatta kimse kendini bütünüyle güvende hissedemez. Bugün bir başkasının hakkı çiğnenerek açılan kapı, yarın kendi yüzüne kapanabilir.
Çürüme, ondan yararlananı da bu korkuya bağlar. İnsan, başkasına yapılmasına razı olduğunu bir gün kendisinin de yaşayabileceğini bilir. Buna rağmen dayandığı gücü sorgulamak yerine ona biraz daha yaklaşmaya çalışır. Güvenlik arayışı, kendisini güvencesiz bırakan düzeni besler.
Buradan çıkış, insanlara yalnızca cesur ve dürüst olmalarını söyleyerek kurulamaz. Doğruyu söyleyenin yalnız bırakılmadığı, hakkını arayanın geçimiyle terbiye edilmediği, kuralların yakınlığa göre eğilmediği bir ortak hayat gerekir. Vicdanın dayanışmaya, adaletin onu koruyacak kurumlara ihtiyacı vardır.
Yine de o sofradaki sorumluluk ortadan kalkmaz.
Birinin, konu değişmeden önce, “Ama onun hakkı yenildi,” demesi gerekir.
O söz, haksızlığı hemen gidermez. Fakat sofrada bulunan hiç kimse, herkesin razı olduğunu söyleyemez artık.
BİR KADINI ÖLDÜRDÜLER, BİR GELECEĞİ SUSTURAMADILAR
12 Ekim 2019’da Rojava’nın bir yolunda Hevrîn Xelef’i katlettiler.
O, yalnızca bir Kürt kadını, bir siyasetçi değildi. Kadınların özgür, halkların eşit, farklı dillerin, kültürlerin ve inançların bir arada yaşayabildiği demokratik bir geleceğin savunucusuydu.
Silahsızdı. Savaşın değil, birlikte yaşamın dilini konuşuyordu. Ancak savaşın karanlığında onun yaşamına da yer bırakmadılar.
Hevrîn’i katledenler yalnızca genç bir kadının hayatına son vermediler; onun temsil ettiği kadın iradesini, halkların eşitliğini ve özgür bir geleceğe duyulan umudu da susturmak istediler.
Oysa bir insanın bedenini ortadan kaldırmak, onun uğruna yaşadığı düşünceleri yok etmeye yetmez.
Bugün, yedi yıl sonra, Hevrîn’in adı Kürt halkının kolektif hafızasında, kadınların özgürlük mücadelesinde ve eşit, demokratik bir gelecek isteyen bütün insanların vicdanında yaşamaya devam ediyor.
Hevrîn’i öldürdüler; fakat onun düşlediği geleceği öldüremediler.
Çünkü bazı insanlar toprağa düştüklerinde yalnızca bir hatıra bırakmaz, gelecek kuşakların yolunu aydınlatan bir düşünceye dönüşürler.
Hevrîn Xelef’i katledilişinin yedinci yıldönümünde saygıyla, özlemle ve unutulmayan bir adalet talebiyle anıyorum.
Din tüccarlarından başka ne beklenir…


















