Ayşe (@Aysecb) header
Ayşe (@Aysecb) profile picture
İstanbul
Joined February 2011
Photo by Ayşe (@Aysecb)Photo by Ayşe (@Aysecb)Photo by Ayşe (@Aysecb)Photo by Ayşe (@Aysecb)Photo by Ayşe (@Aysecb)
Prag’da çektiğim bu fotoğrafa bakarken, o şehirde ve daha önce arşınladığım nice şehirde hissettiklerim yeniden düştü zihnime. Herkes kendisini kadrajın tam karşısına yerleştirerek geziyordu sanki. Bir yapının önünde duruyor, gülümsüyor, o anı fotoğraflarla ölümsüzleştiriyordu. Benim de fotoğraflarım var elbette fakat hiçbir zaman kendimi bir şehrin önünde, o şehrin önüne geçmiş bir figür olarak konumlandırmadım. Çünkü benim için mesele, bir yerde bulunduğumu kanıtlamak değil, orayı gerçekten yaşamaktı. Fotoğraf makinesinin kadrajında bazen ben de vardım ama seyahatimin asıl öznesi hiçbir zaman kendim değildim. Kadrajın dışında kalmayı seçtiğim anlarda bile aslında her şeyin merkezindeydim. Bir şehrin ruhuna karışıyor, sokaklarında kayboluyor, ayrıntılarında kendimi buluyordum. Bir şehrin tadı, insanın kendisini ne kadar görünür kıldığıyla değil, o şehrin içinde ne kadar derinleşebildiğiyle çıkıyordu. Prag’da yağmurlu bir günde sokaklardan geçen insanların rengârenk şemsiyeleri bana aşkı hatırlatmıştı mesela. Nedenini bilmeden, belki bir Beethoven bestesinin içinden geçer gibi hissetmiştim kendimi. Bir şehrin yağmuruna, taş sokaklarına, eski binalarına bakarken zihnimde bambaşka hikâyeler filizlenirdi. Çünkü ben şehirleri yalnızca görmezdim; onları hayal gücümün diline tercüme ederdim. Bilmediğim sokakları, tanımadığım insanları, henüz adını bile duymadığım diyarları arşınlarken yalnızca seyahat etmem ben. Zihnimin ağına sinematografik, fotografik binlerce sekans takılır. Bir bakış, bir pencere, kaldırımda unutulmuş bir sandalye, yağmurdan kaçan iki yabancı… Her biri kendi hikâyesini fısıldar. Çoğu kimseye anlatılmadan, yalnızca bana ait bir yerde yaşamaya devam eder. Bazen de böyle, bir anlığına, kelimelere dökülüp paylaşılırlar. Prag’da mesela, Kafka’yla karşılaşmışlığım vardır benim. Dar sokaklarından birinde, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi yan yana yürümüş, onun tekinsiz dünyasıyla benim hayal dünyamı aynı masada buluşturmuşumdur. Belki insanın yabancılaşmasını, yalnızlığını, kendi içindeki labirentleri konuşmuşuzdur. Nâzım Hikmet’le ise Cafe Slavia’da oturmuşluğum vardır. Prag’ın yağmurlu sokaklarına bakan o masada, kahvelerimizi yudumlarken edebiyattan, memleketten, aşktan ve insanın bitmek bilmeyen arayışından konuşmuşuzdur. Belki bir şiirinin henüz yazılmamış dizeleri düşmüştür masamıza, belki de ben ona hiç yazılmamış bir hikâyemi anlatmışımdır. Zamanın sınırlarını ortadan kaldırıp aynı masada buluşmak, benim seyahatlerimin en sevdiğim ayrıcalıklarından biridir. Bunların hiçbiri gerçekte yaşanmadı elbette ama insanın zihninde yaşananların da kendine özgü bir hakikati yok mudur? Ben bazen bir şehri gezerken yalnızca sokaklarını değil, o sokaklarda bir zamanlar yürümüş insanların ruhlarını da arşınlarım. Hatta bazen kendimi o tarihin içinde yaşayan biri olarak bulurdum. Başka bir yüzyılın kıyafetleriyle, başka bir zamanın kelimeleriyle… Bir kafede edebî ve felsefi sohbetler ederken hafiften âşık olurdum. Çünkü insanın hayal gücü, gerçekliğin izin vermediği karşılaşmaları bile mümkün kılabiliyor. Bazen de bir filmin başrol oyuncusu olurdum. Öyle afili, öyle şuh yürürdüm ki kendi dünyamın tumturaklı sahnesinde herkesi gölgede bırakırdım. Mekân değişir, zaman değişir, dekor değişirdi ama başrol hep bendim. Üstelik bu filmin ne yönetmeni vardı ne de seyircisi. Kendimden başka kimsenin izlemediği, yalnızca benim bildiğim, benim yaşadığım bir film… Belki de seyahat etmenin en güzel tarafı buydu benim için. İnsan, kendi hayatının dışına çıkarken yine kendisine varıyordu. Başka şehirlerde başka hayatlar hayal ediyor, hiç tanımadığı insanların hikâyelerine ortak oluyor, hiç yaşamadığı zamanların içinde dolaşıyordu. Coğrafyalar değiştikçe insanın içindeki coğrafya da genişliyordu. Şimdi geriye dönüp fotoğraflarıma bakıyorum. Her birinde bir şehirden, bir zamandan, bir duygudan izler var. Bazen ben de varım o fotoğraflarda; ama asıl gördüğüm, o anın bende bıraktığı his. instagram.com/p/83Y2EEM38h/?…
1
1
99
Bir sokağın hüznü, bir meydanın telaşı, yağmurun altında birbirine sokulan insanların sıcaklığı… Fotoğraflar yalnızca gördüklerimi değil, göremediklerimin bende uyandırdığı dünyaları da saklıyor. Belki de insanın en gerçek fotoğrafı, kendisinin kadrajın dışında kaldığı fotoğraftır. Çünkü bazen bir yerde bulunmanın en derin biçimi, orada görünmek değil, orayı bütün ruhunla yaşamaktır. Ben şehirleri gezip dönmedim yalnızca. Her birinden kendime başka bir ihtimal, başka bir hikâye, başka bir hayat alıp döndüm. Sanırım ben hiçbir zaman gerçekten kadrajın dışında değildim. Yalnızca fotoğrafın görünen tarafında değildim.
1
1
48
Zaman benim için doğrusal işlemez ve kalabalıklar içinde bile kendime ait bir dünya kurarım 🤓📜💭🤔🛸🌏 Biraz mağrur, biraz umursamaz, biraz mütecessis, biraz miskin, daha ziyade ruhu serazat… Mücerret alemimin münzevi seyyahı🚶‍♀️‍➡️🧳
1
19
Samimiyetin henüz hak edilmeden ve doğal bir süreçten geçmeden sergilenmesinden hoşlanmıyorum. Mesela bu yüzden belki de özellikle Amerikan filmlerindeki diyaloglardan rahatsız oluyorum. İnsanların daha ilk karşılaşmada birbirlerine aşırı rahat davranmaları, özel hayatlarını hemen açmaları, şakalaşarak fiziksel ve duygusal mesafeyi hızla kaldırmaları, hiç tanımadıkları insanlarla yıllardır tanışıyormuş gibi konuşmaları bana çiğ geliyor. Aslında samimiyete karşı değilim, aksine samimiyeti çok severim ve yakın hissettiğim insanlara karşı oldukça samimi biriyim. Ancak benim için samimiyet, herkesle ilk karşılaşmada kurulabilecek, gelişigüzel sergilenen bir yakınlık biçimi değil. Bir insanla aramda samimiyet oluşması için önce onu gözlemlemem, tavrını, karakterini ve iletişim biçimini anlamam gerekir. Karşımdaki insanı biraz tanımadan özel alanımı açmayı, gereğinden fazla rahat davranmayı veya yıllardır tanışıyormuşuz gibi şakalaşmayı doğal bulmuyorum. Belki de bu yüzden özellikle Amerikan filmlerindeki bazı diyaloglar bana yapay bir samimiyet gibi geliyor. Sanki yakınlık, zamanla ve karşılıklı güvenle oluşan bir şey değilmiş de tanışır tanışmaz sergilenmesi gereken bir davranışmış gibi. Ben herkese karşı nazik, saygılı ve iletişime açık olabilirim ama herkese yakın olmak zorunda hissetmem kendimi. Bir insanın benden hemen samimiyet beklemesi de bazen beni tam tersine iter. Hatta böyle durumlarda soğuk nevale gibi davranabilirim. Çünkü benim için samimiyetin bir zemini ve doğal bir gelişim süreci olmalı. Herkese iyi davranmak başka, herkesi kendine yakın hissetmek bambaşka bir şey.
10
499
Usulsüz vusul olmaz. Niyetin iyi olması, her yöntemi meşru kılmaz. Kaldı ki burada gerçekten hüsnüniyet var mı, onu Allah bilir. Ancak ihtiyaç sahibi insanların etkileşim malzemesine dönüştürülmesi, niyeti sorgulanır hâle getiriyor. Yardımın gizlisi makbuldür. Diyelim ki duyarlı bir insansın, iyiliği görünür kılmak ve başkalarını yardıma teşvik etmek istiyorsun. Bunun yolu muhtacın gönlünü kırmak, gururunu incitmek, acısını ve yoksulluğunu teşhir etmek değildir. Bir insanın cebine para koyarken onurunu da korumak gerekir. Yardım etmek, karşısındakine üstten bakma, hayatını sorgulama veya onu mahcup etme hakkı vermez. Kullanılan bu üstenci ve hadsiz üslup, yapılan maddi yardımın önüne geçiyor. Öyle ki insana, “Bırak adama yardım etmeyi, keşke selam bile vermeseydin.” dedirtecek türden. İyilik, yalnızca bir ihtiyacı gidermek değil, bunu yaparken gönül incitmemektir. “Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın.” (Bakara, 2/264)
Atık toplayan Muhammed’e kahve ikram eden esnaf, onun henüz 35 yaşında olduğunu öğrenince duygulandı… Bazen bir yüz, yaşanmış zorlukları sessizce anlatıyor.
7
446
Ve biraz da deniz! havası🤌 Benim çenebazlık🤦🏻‍♀️
3
677
Canımız Van kahvaltısı çekerse günübirlik Van’a gideriz🫶 Artık kısmen Erzurumlu, Karslı, Vanlı hissediyorum kendimi. Ağrı’da sıkılınca gidebileceğimiz yakın şehirler buralar olduğundan ve sıklıkla gittiğimizden buralar da memleketimiz gibi artık.
7
5,133
Sosyal medyada insan harcamak ne kadar kolay… Birkaç kelimeyle bir insanı küçümsemek, bir etiketle değersizleştirmek, üstelik bunu yaparken kendini haklı görmek… Ben de @kesfsever’i tanımıyorum. Ancak yazı dilini, gündelik hayata dair incelikli çıkarımlarını seviyorum. Karşıma çıktıkça okumaktan keyif alıyorum. Kalemi kuvvetli, dili nahif, üslubu zarif bir kadın. Belki de onu görünür kılan tam olarak budur. Ama popüler olup olmaması da meselenin özü değil. Her şeyden önce bir insan. Birini beğenmemek başka, onu küçümsemeyi kendinde hak görmek bambaşka. Bir insana “tip” deyip geçerken, o kelimenin karşı tarafta nasıl bir iz bırakabileceğini hiç düşünüyor musunuz? Beğenmiyorsanız okumaz, kendinize uygun bulmuyorsanız uzak durursunuz. Kimse herkesi sevmek, beğenmek zorunda değil. Ama herkesin kendi beğenisini başkalarına ölçü olarak sunması da gerekmiyor. Başkalarının neyi sevdiği, kimi okuduğu neden bu kadar mesele? Yüzeysel paylaşımları ve teşhir ile popüler olan o kadar pespaye kadın varken neden bu kadar kaba dille böyle bir kadın linçleniyor? İnsanları küçümsemeden de mesafe koyabilirsiniz. Herkesin zevki, bakışı, dünyası kendine. Üstelik insanın kıymeti, sizin onu hangi kalıba sığdırdığınızla ölçülmüyor. Sosyal medyada linç edilecek birini ararken bazen karşımızdakinin bir profil fotoğrafından, birkaç cümleden ibaret olmadığını unutuyoruz. Oysa ekranın diğer tarafında da bir insan var. Kısacası, herkesle aynı fikirde olmak zorunda değiliz, evet popüler olmasına da anlam veremiyor olabilirsiniz ama biraz nezaket, biraz vicdan, biraz da insanlık hiç fena olmaz.
"Suizan yaymak" nasıl da normalleşti. Müslüman kadınlar bir araya doluşmuşlar ömürlerinde bir kez dahi görmedikleri başka bir kadın hakkında mensup oldukları dinde alenen yasaklanmış bir eylemi (Hucurat Suresi) umuma açık sosyal medya mecralarında fiskos neşesiyle yapıp yayıyorlar. Sezgilerinden eminlermiş(!). İkidir zannından pek emin olan Rümeysa Balcı Bolat isimli hanımefendi ilahiyatta akademisyenmiş 😇 Birini sevmeyebilirsiniz, kalbiniz bir türlü ısınmayabilir, fikirlerinden de rahatsız olup sertçe de eleştirebilirsiniz hepsine amenna. Ama yaptığınız şey eleştiri falan değil. Eleştirinin de bir etiği var. Teorik, fikri bir şey değil bir "müslüman kardeşinize" yönelik bir eleştiri ise de bizzat o kişiye kişisel bir kanalla ifade edersiniz. Suizan yaymayı bu kadar aleni ve çiğ bir şekilde yapmak ne fikir ne eleştiri ne mensup olduğunuz dine yakışan bir tavır. Hiçbirinize bir ithamım olmayacak, ifşa ettiniz şey ruhunuz çünkü. Yapılan her zerrecik amelin dahi (ilahi adalet, karma, ne derseniz diyin adına) kişiye nasıl döndüğünü çok keskin bir şekilde deneyimlemiş biri olarak sizi ilahi sisteme havale ediyorum sadece. Allah herkese, hepimize kalbimizin müstehakını versin. Kimin kalbinde ne varsa onun müstehakını versin 🙏
1
7
1
49
5,049
Bazen hayat Teomanvarî🙄 “Sevmiyorum… Yok bende öyle valla… İzlemiyorum…” Münzeviliğin öyle tatlı kendine çeken bir tarafı var ki yalnız kaldıkça kalası geliyor insanın. Dayatılan gündemin dışında, kendi ritminde 😎 instagram.com/reel/DdrX1Ycjg…
1
6
606
En özgür olanlar hayatı içinden geldiği gibi yaşayanlardır 😏🧚‍♀️ İçinden gelmediğinde de dayatılan her şeye asi olabilenler 🙃
1
5
505
Gündemin bütün ağırlığını taşımadan gündemden kopmak istememek… Burada pek mümkün değil, en azından benim açımdan. Başkalarının öfkesi, kaygısı, nefreti, hayal kırıklığı, üslupsuz ifadeler, ötekileştirme, küçümseme ve çatışma dili… Hepsine maruz kalıyorsun. Seçici olmaya çalışsan bile algoritma bir şekilde gerginliği önüne taşıyor. Tüm bunlar, farkında olsan da olmasan da, ruhuna sirayet ediyor. Her görüşe katılmasan bile zihnin işliyor onları ve gördüklerin bir süre sonra duyguya, ruh hâline dönüşüyor. Sürekli maruz kaldıkça iç huzurun etkileniyor. Çünkü insan yalnızca benimsediği düşüncelerden değil, maruz kaldığı atmosferden de etkileniyor. Haberdar olmak başka, her şeye maruz kalmak başka. İç dünyanın konforunu koruyabilmek için bazen dünyanın gürültüsüne bilinçli olarak sağır kesilmek gerekiyor. Bu, umursamamak değil, her şeyi umursarken kendini tüketmemeyi öğrenmek. Dünyada olup bitenlere duyarlı olmakla bütün olumsuzlukları kendi içine almak aynı şey değil. X’in üzerimize boca ettiği bu menfi dil bana ağır geliyor. Sürekli bir öfke, gerilim ve tahammülsüzlük hâlinin içinde uzun süre kalamıyorum. Gündemden haberdar olmak istiyorum ama bunun bedelini iç huzurumla ödemek istemiyorum. İnsan bazen dünyadan değil, dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak istiyor. Her şeye tanık olmak zorunda değiliz, her şey hakkında konuşmak zorunda da değiliz. Ben bir miktar fazla girince x’e bunalıyorum. Birkaç hafta daha girmem artık. Kafama estikçe👋😏
1
10
761
Özgüvenli olmaya çalışmak da özgüvensizlik göstergesi bence. “Acaba özgüvenli mi görünüyorum yoksa ezik mi?” diye düşünen biri zaten eziktir. Başkasının yargısını umursamadan fakat başkasını da ezmeden kendini ortaya koyabilmektir özgüven. Kendinden razı olmak. Değerini belirleyen ölçüt başkalarının yargısı değildir yani. Kibir ile özgüven arasındaki farkı da bilmek lazım. Özgüven adı altında kibri süsleyenler de var. Ezikliği mütevazılık sanan da 🤦🏻‍♀️ Bahsettiğim bu değil. Varlığınla bulunduğun alanı doldurabilmek, hiçbir onaya ihtiyaç duymadan… “Hoşça bak zatına, kim zübde-i âlemsin sen” Onu bunu yaradandan dolayı hoş görüp kendini hor görenler var mesela, seni de Allah yarattı niye sevmeyesin kendini? Bencillik ile kendini sevmek de başka bu arada🙄
1
1
5
789
Balon gibi kendini şişirenler özgüvensizdir mesela, başkalarının bakışı olmadan hiç gibi hissederler kendilerini, diğer cevherler öyle mi? Onlar değerin kaynağını başka yerde aramazlar, muhtaçlık hissinden âri şekilde özlerine güven duyarlar, değerleri kendinden menkuldür zira.
Egolu ve kibirli insan bir balona benzer; hacmi büyük, ağırlığı hafiftir. Kendini şişirdikçe büyüdüğünü sanır. Oysa bütün heybetinin sönmesi bir iğneye bakar. En küçük bir darbede içinin boşluğu ortaya çıkar. Havada süzülür ama ayakları yere basmaz; başı hep yukarıdadır, tevazuyla eğilmeyi bilmez. Mütevazı insan ise kıymetli bir cevher gibidir. Elmas, altın, inci ve mercan az yer kaplar ama değerleri hacimleriyle ölçülmez. Elmasın kıymeti mahiyetinde , altının saflığında, incinin zarafetinde, mercanın kendine özgü güzelliğindedir. Hiçbiri değerini ispatlamak için büyümeye ihtiyaç duymaz; özleri, onları kıymetli kılmaya yeter. Kibirli insan görünüşünü büyütür, mütevazı insan özünü derinleştirir. Biri başkalarının gözünde yükselmeye çalışırken diğeri kendi hakikatinde olgunlaşır.
5
473
Egolu ve kibirli insan bir balona benzer; hacmi büyük, ağırlığı hafiftir. Kendini şişirdikçe büyüdüğünü sanır. Oysa bütün heybetinin sönmesi bir iğneye bakar. En küçük bir darbede içinin boşluğu ortaya çıkar. Havada süzülür ama ayakları yere basmaz; başı hep yukarıdadır, tevazuyla eğilmeyi bilmez. Mütevazı insan ise kıymetli bir cevher gibidir. Elmas, altın, inci ve mercan az yer kaplar ama değerleri hacimleriyle ölçülmez. Elmasın kıymeti mahiyetinde , altının saflığında, incinin zarafetinde, mercanın kendine özgü güzelliğindedir. Hiçbiri değerini ispatlamak için büyümeye ihtiyaç duymaz; özleri, onları kıymetli kılmaya yeter. Kibirli insan görünüşünü büyütür, mütevazı insan özünü derinleştirir. Biri başkalarının gözünde yükselmeye çalışırken diğeri kendi hakikatinde olgunlaşır.
1
6
651