Beau is Afraid (2023)’in ne kadar çılgınca olduğuna ne yönetmenin filmografisi, ne filmin konusu ne de fragmanları hazırlıyor. En iyisi filme bir an önce dalıp öteki taraftan çıkmak çünkü ortada karşılaştırabileceğim başka bir örnek dahi aklıma gelmiyor.
Bu film, türünün tek örneği ve tamamen özgün. Aynı zamanda 3 saat. Hadım hisseden bir adamın Odysseyvari bir eve, annesinin yanına dönüş yolculuğu. Aynı zamanda Odipal alt metinleri var, Beau’nun eve gitmeye çalışırken tanıştığı sayısız insanlar ve gittiği yerler gibi.
Bütün film Beau’nun dünyayı gördüğü şekilde çekildiği için, olayların ne kadarının gerçek, ne kadarının kafasında olduğu, onun dünyayı neden böyle abartılı şekilde gördüğü gibi film bittikten sonra sorgulamaya açık bir sürü soru içeriyor. Bunu film medyumuna aktarmak ise sinemaya dair en iyi şeylerden birisi.
Bu medyumun neden icat edildiğinin cevabı. Sadece bu filme benzer bir şey daha önceden yapılmadığı için seyircinin bu film ilk vizyona girdiğinle onunla ne yapacağını bilememesi çok normal.
Filmi olduğu gibi kabul etmek yerine üzerinde düşününce, ana karakterin nasıl düşündüğü ve hissettiğinin çevresinde görselleşmiş olması, hep üzgün ve özür diler şekilde olduğu halde çevresindeki insanlara kötü şeyler gelmesine engel olamaması, suçlu olmak istemediği halde suçlu olması gibi akışta yapılan çok cesur, izlerken farkına dahi varılmayabilecek psikolojik tercihler var.
Bir de tam olarak filmin bir akışı, giriş-gelişme-sonucu yok, yalnızca bir seri macera var. Eski edebi klasiklerin yanına modern bir filmin eklenmesi gibi. Bunu takdir ediyorum. Keşke insanlar The Master ve Joker’deki performansını konuştuğu kadar Joaquin Phoenix’in buradaki oyunculuğunu da konuşsaydı. Bu role yüzde 200 hakimiyetle girişiyor, karakterinin anksiyetesi hep zirvelerde olduğu için bütün film hastayken gördüğün bir rüya gibi oynuyor.
Tek kelimeyle mükemmel bir kabus komedisi, ve üst yüzeyi biraz kazıyınca alttan çıkan tek kelimeyle korkutucu, rahatsız edici nitelikte. Zaman içerisinde insanların bu filme daha ısınacağını ve takdir edeceğinden adım gibi enimim.
Ana akım medyanın ürettiği işlerin arasında özgün ve tartışılması zor filmlerin görmezden gelinip zaman kaybı olarak görüldüğü günümüz gerçekliğinde, bu filmin ne kadar iyi yazıldığının, Midsommer’daki Florence Pugh’un karakteri gibi, Ari Aster’ın nasıl erkekleri ve kadınları nasıl iyi anladığını, bir erkeğin psikolojisinin en korkutucu halini nasıl bir dürüstlükle gösterdiğini yeterince anlatamam. Üzerinde düşünülmeye ve hiç olmazsa ilk başta izlenilmeye değer bir film.
Obsession (2025), yönetmen Curry Barker'ın yeni filmi, insanların saplantılı olduğu, yılın en akılda kalıcı filmlerinden.
Üzerinde o kadar fazla şey söylendi ki, konuşmaya yeni ne katabilirim bilmiyorum.
Erkek ve kadın ilişki dinamikleri üzerine ilginç ve derin bir alegori oluşturduğundan bahsedebilirim.
Asıl korkunun konuşulmayan korkudan geldiğini ve psikolojik olarak senaryonun ne kadar iyi hazırlanmış olduğundan bahsedebilirim.
Filmi dört buçuk defa sinemada izlediğimi ve sonuncu seferi sırf bu filmi şu an konuşmak için terk ettiğimden bahsedebilirim. Ya da filmin yeniden izleyenleri ödüllendirdiğinden çünkü her seferde karakterlere olan bakış açısının değişmesinden.
Konunun çaresizliğinin Uncut Gems seviyesinde anksiyete yaşatmasından.
Ya da filmin zıplatan korkutucu sahneleri olmadan nasıl korku anlayışını yeniden tanımladığını, gündelik hayatın normal bir parçası olan korkuların en korkutucu şey olduğunu ve son yılların en ikonik korku filmlerinden birisi olacağını söyleyebilirim.
Ya da bunlar yerine direk filmi izleyebilirsiniz.
Memoir of a Snail (2024) çıktığı yılın en sevdiğim filmiydi.
Mary and Max’ten tanıyabileceğiniz Adam Elliot bu filmi yönetiyor ve bence bu film Mary and Max’ten de daha iyi.
Her şeyin elle seçilmiş, son derecede zor bir spesifiklikte anlatılan Grace Pudel’ın inişli çıkışlı hayat hikayesini anlatıyor, onu da seslendiren, Succession dizisinden Sarah Snook.
Hayatın zorlukları karşısında her şeyin beklenilen gibi olmayabileceğini, bir şekilde en karanlık anların ardında umudun olduğunu ve işlerin bir şekilde yoluna girebileceğini anlatıyor.
Memoir of a Snail kalbimde hep özel bir yere sahip olacak.
DIA LUZZ TV retweeted
BENİM ŞİRAZ KIZIM;
Bundan tam 15 yıl önce bir doğuma katıldım. Bir kedi (ERGO) 7 yavru doğurdu ve ben o doğuma yardımcı oldum. İlk elime bir kara kese geldi önce ne olduğunu anlayamadım ama o ilk doğan yavruydu o, koyu renkli bir kızdı ŞİRAZ…
Ardından altı kardeşi daha doğdu ve hepsi bembeyazdı ŞİRAZ’ın koyuluğuna inat…
Şimdi ŞİRAZ gitti, bizim için uzaylıydı o. Uzun yıllar modem üzerinde uyudu ısrarla. Biz de onun uzaylılara veri aktardığı sonucuna varmıştık.
Eve gelen evde yaşayan köpeklerle -ki 3 köpek 17 kedi aynı anda yaşadıkları da oldu- ve yirmiden fazla kediyle iyi geçindi son güne kadar. Hiçbiriyle kavgası olmadı. Hiçbirine kötü sözü, tırnak çıkarması, tıslaması olmadı. İnsanlarla da arası hep çok iyiydi. Bir önceki yaşamında evliya filan olmalıydı.
Şimdi yüreğimde büyük bir gedik daha açıldı. Artık her modem gördüğümde “aklımda” diyeceğim.
“Ah ŞİRAZ seni çok sevdik, umarım mutlu da kılabilmişizdir. Ah ŞİRAZ yüreğindeki barışın birazı insanlıkta olsa keşke, ah ŞİRAZ sen olmadan dengelerimiz ne olacak?”
Kardeşlerine, annene ve babana yürekten sevgilerimizi götür. Hepsini ayrı ayrı özledik.
ŞİRAZ kızım, ağlıyorum…
Sometimes I Think About Dying (2024), çok küçük, içten, nazik, sabırlı, sessiz bir film. Bir yuva gibi hissettiriyor.
Daisy Ridley’in bu filmdeki performansına bayılıyorum.
Aynı zamanda görüntü yönetmenliği ve müzikleri de inanılmaz. Sessizce tek başına yaşayan, depresyonda olan bir kadının hayatı hakkında.
Çalıştığı iş yerinde bir başkasıyla tanışıyor. Filmse basit anlamda bir başkasını hayatına dahil etme cesaretini göstermekle, birisini sevmeyi ve sevilmeyi hak etmekle ilgili.
Bu kuru ya da klişe bir film değil. Sadece çok güzel.
Şarkılarıyla hayatımıza dokunan, sesiyle nice anımıza eşlik eden Nev’i daima müziğiyle hatırlayacağız.
Şarkılar kalır, sesler hafızamızda yaşamaya devam eder…
Işıklar içinde uyu Nev. 🖤
#Nev #nevzatdoğansoy
🤖 Made with AI
Ahmet Taner Kışlalı (1939–1999)
Cumhuriyetin, laikliğin, demokrasinin ve bilimsel düşüncenin yılmaz savunucusu…
Düşünceleriyle aydınlatan, ilkelerinden ödün vermeyen bir Cumhuriyet aydını.
Saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.
Unutmadık, unutmayacağız.
🤖 Made with AI
Halloween II (2009), Rob Zombie’nin Cadılar Bayramı yeniden çevriminin devam filmi, tüm zamanların en sevdiğim korku filmlerinden birisi, nokta.
2009 yılına geri baktığımda muhtemelen o yıl çıkan en iyisi değil, en sevdiğim oldu.
Bu devam filmi, ilk filmin olaylarının travması, spesifik olarak travma ve bunun bir insana neler yaptırdığı üzerine.
Canavar Michael Myers’ın kendi travmasını nasıl başka insanlara yaydığını.
Nasıl ana karakter Laurie’yi sevilmez ve güvenilmez biri yaptığını.
Bu filmin travmayı işleme şeklini seviyorum, son derecede gerçekçi ve insanın yüzüne doğru, rahatsız edici, yoğun bir şekilde yüzleşiyor.
Duygusal açıdan çok fazla şey isteyen bir film.
İnsanlar bu filmin serinin bir parçası olmasını istemese de, bence bu film, seriyi bir seri olmaya layık hale getiriyor.
Bundan daha fazla, lütfen.
Who Killed Captain Alex? (2010), sinemanın en saf, en öz hali derken şaka yapmıyorum.
İlk Wakaliwood filminin yönetmeni Nabwana I.G.G, bu filmi sıfır bütçeyle, Uganda’da, yalnızca kendi sinema sevgisini paylaşan ve bir filmde yer almak isteyen yerel halkla çekti.
Yönetmen bütün birikimini kamera almak için harcamış.
Filmdeyse herkes çığlık atıyor, yumruk sallıyor, takla atıyor, koşuyor, dövüşüyor, her şeye tam bir kaos hakim.
Yalnızca bu filmde ne olduğunu öğreneceğiniz, VJ Emmie’nin mikrofonda olduğu bir video joker de filmdeki her şeye altyazı geçerek canlı yorumlarını yapıyor.
Bu film sinemanın insanlar için ne anlama geldiği ve gelebileceğinin bir işareti.
İnsanları ortak bir amaç altında birleştiren bir şey. Umutsuz zamanlarda, yokluk içinde, bir şey olabilecek bir umut.
Bu film sinemanın en çılgın, insani, abartsız en komik, aksiyonlu ve eğlenceli hali. Tam anlamıyla bir sihir.
Filmler birer obje değil, onlar birer insan. Onları yapan, çeken ve izleyenler. Bu insanlarla tanıştığınıza memnun olacaksınız.
Türk müziğinin değerli isimlerinden Soner Olgun’u kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.
Sesi, türküleri ve bıraktığı izler hep bizimle yaşayacak.
Işıklar içinde uyu. 🖤
#sonerolgun
"Eylülde gel" dedik ilk gençliğimiz onun sesiyle yankılandı. "Fabrikada tütün sarar, sanki kendi içer gibi" dediği fabrika işçisi genç kızda bulduk aşkımızı, kadife gibi sesini her duyuşumuzda yüreğimizde bir yangın bulduk. O Ankara'nın, Karpiç'in, Piyano'nun romantik abisiydi. O sadeliğin, mütevazılığın, aşkın, romantizmin temsilcisiydi ülkemizde... Kaybıyla çok eksildik, tek tesellimiz harika sesi ve harika şarkıları kaldı geride, bir de hep efendi, hep güleç duruşu...
#Alpay
Bruksizm, kişinin dişlerini istemsiz şekilde sıkması veya gıcırdatması durumudur. Çoğunlukla uyku sırasında ortaya çıksa da gün içerisinde, özellikle stres ve yoğun zihinsel yük altında, farkında olmadan diş sıkma davranışı da görülebilir.
Bruksizm yalnızca diş sağlığı açısından değerlendirilmemelidir. Uzun süre devam ettiğinde dişlerde aşınma ve hassasiyet, çene kaslarında ağrı ve yorgunluk, baş ağrısı ve çene eklemiyle ilişkili problemlere yol açabilir.
Stres, kaygı ve yoğun duygusal yük bruksizmin ortaya çıkmasında veya şiddetlenmesinde rol oynayabilir. Bu nedenle kişinin yalnızca fiziksel belirtilerine değil, psikolojik ve yaşam koşullarına da bütüncül olarak bakmak önemlidir.
Özellikle sabahları çene ağrısı veya yorgunluğu, baş ağrısı, dişlerde hassasiyet ya da diş sıkma şikâyeti yaşıyorsanız bu belirtileri göz ardı etmemek ve gerekli değerlendirmeyi yaptırmak önemlidir.
Bazen bedenimiz, zihnimizin taşıdığı yükü farkında olmadan başka yollarla ifade edebilir.
#bruksizm #dişsıkma #psikoloji #stres #kaygı
Millî Mücadele’nin idare merkezi, bağımsızlığımızın ve Cumhuriyetimizin sarsılmaz kalesi Ankara’mızın başkent ilan edilişinin 103. yılı kutlu olsun! 🇹🇷 Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz. #13Ekim1923 #Ankara #AnkaranınBaşkentOluşu
A.I. Artificial Intelligence (2001), şahsen 21. yüzyılın en önemli filmi. Teknik olarak Stanley Kubrick’in, Steven Spielberg’ün yönetmenliği aracılığıyla bize son hediyesi.
Yapay zeka olan bir çocuk, David’in bir aile tarafından satın alınması ve ona iyi bakmaması sonucunda terk edilmesi hakkında bir film.
Filmse bu esnada hayat, sevgi ve zeka üzerine çok derin sorular soruyor, asıl kimin zekasının yapay olduğu ve kimin sevgisinin gerçek olduğu üzerine.
Filmse makinelerin insanların ötesine geçtiğine dair bir hikaye, tıpkı 2001: Bir Uzay Macerası gibi. Yeni bir insanlığın oluşumunu simgeleyen film oldukça üzücü, kalp kırıcı. Görsel olarak mükemmel. Haley Joel Osment gelmiş geçmiş en iyi çocuk performansını sergiliyor.
Bu bence Spielberg’ün en iyi filmi ve zamanla da en iyi yıllanacak olanı. Şu ansa Schindler’ın Listesi gibi filmleriyle aynı cümlede yer almayı hak ediyor.









