Keder bazen insanı öyle bir sessizliğe gömer ki, her şey bitti sanır. Plutarhos buna “ἀνανθέω” der; "öldü sanılanın, her şeye rağmen yeniden çiçeklenmesi."
“Keder kalıcı değil. Ruh, kendi trajedisinin enkazından çok daha büyük bir zarafetle doğar.”
Jung, hamile bir kadının sancılarla yeni bir hayat dünyaya getirmesi gibi, insanın da ancak derin acılar içinden geçerek kendi "ben"ini doğurabileceğini söyler.
Spinoza, insanların korku ve belirsizlik anlarında kaygıyı bastırmak için doğaya mantıksız anlamlar yükleyip "hurafe" ürettiğini söyler.
Lacan’ın yapısını çizdiği nevrotik budur: Öznenin, Anlam Boşluğu ve Kaygı (angoisse) karşısında kurduğu katı semptom ve ritüeller; Spinozacı anlamda "kendi korkusuyla baş etmek için uydurduğu bireysel bir hurafe"den başka bir şey değildir.
"Usulünce gömülmeyen her şey hortlar." — Lacan
Her acı/travma geçmiş değildir, bazıları daima şimdide yaşar. dilin içine hapsedilemeyen, anlam kazanamayan her travma geçmişe ait bir anı olmak yerine şimdiki zamanın içinde bir hayalet gibi yaşamaya devam eder. Bilinçdışında zaman akmaz; bazı yaralar bu yüzden hep "şimdi"dir.
Kapitalizmin her şeyi zehirlediği bir çağda en büyük devrim, 'dichterisches Wohnen' (şiirselce yaşamak)'tır: İnsanın dünyayı hırpalamadan, mülkiyet hırsına kapılmadan ve hayatı bir verimlilik kıstasına sıkıştırmadan; yeryüzünde bir koruyucu, nazik bir misafir ve sahici bir varlık olarak mesken tutması.
“Aşk çocukluktur, aşık da çocuktur”
Aşık olduğumuzda çocuksu bir gerileme (regression) yaşarız. Bütün o yetişkin zırhları düşer, insan en savunmasız, en çocuk ve en korkak haline geri döner. Aşkın o yıkıcı acısı da buradan gelir: Yetişkin bir dünyada, o korumasız çocukluk haline geri dönmenin yarattığı kaçınılmaz tehlike ve hayal kırıklığı.
Lacan’a göre bilgisizlik basit bir cehalet değildir; aktif bir savunma hattıdır. Kendi hatalarımızın, kısırdöngülerimizin arkasındaki payımızı görmemek için var gücümüzle savaşırız. Cehaletin huzuru, hakikatin sarsıntısına daima ağır basar.
Auschwitz toplama kampından sağ kurtulan Jean Améry, “İşkence gören, dünyada bir kez işkence gören biri olarak kalır.” diyerek travmanın zamanla hafifleyeceği ya da "geride kalacağı" yönündeki toplumsal telkinlere öfke duyar. Travma yaşamış bir insan için zaman ne geri akar ne de geleceğe açılır; yalnızca o anın etrafında kilitlenip kalır. Dünya artık güvenli bir yer değildir; ilk darbeyi vuran o karanlık an, hayatın kalıcı fon müziği olur. Travma, insanın dünyaya olan o saf ve inançlı bakışını bir daha geri gelmemek üzere katleden ruhsal bir cinayettir.
Wittgenstein, 1. Dünya Savaşında defterine şunu yazıyordu: “Dünya olaylarını arzuma göre yönlendiremem.” Bu şu demektir;
Hayatın size hiçbir borcu yoktur; evren size acımak zorunda değildir. bilgelik; kendi sakatlıklarınla,kendi psikolojik enkazınla birlikte yaşayabilme becerisidir. Artık "Neden benim başıma geldi?" diye sormazsınız; çünkü evrenin neden sorusuna cevap vermediğini öğrenmişsinizdir. Sadece "Oldu, bitti, yaralandım ve buradayım" dersiniz.
insan büyüdükçe, hayatın büyük bir "anlamı" olduğu iddiasının ne kadar gülünç ve boş bir teselli olduğunu anlar. Hayat bir amaç değil, sadece "devam etmek zorunda olduğun" bir eylemsizlik halidir. Olgunlaşmanın veya yaş almanın, ne bir zafer ne de bir bilgeliktir; hiçbir şeyin düzelmeyeceğini, hayatın sana adil davranmayacağını, kimsenin seni kurtarmaya gelmeyeceğini bildiğin halde, sırf var olmaya devam etmekten başka çarenin olmadığını idrak etmektir. Bu, en saf ve en ağır kabulleniştir.
"Tam anlayış etkinliği öldürür" diyor Nietzsche. Dostoyevski'den öğrendiği birkaç şeyden biridir. Dostoyevski gizem olmadan insanın bir şeye inanmayacağını ve mutsuz olacağını söyler. Yeraltından Notlar'da bir gizem olmadığı için "kesinliğin" laneti yeraltı adamını zehirlemişti.
Cioran’ın dünyasında umudunu kaybetmek bir yıkım değil, tam aksine akli bir aydınlanmadır. Hayatın düzelmeyeceğine, insanların değişmeyeceğine, dünyanın adil olmayacağına ikna olduğun o an, sırtındaki o devasa ve sahte geleceği taşıma yükünden kurtulursun. Umut biter, çaresizlik başlar; ama o çaresizlik insanı inanılmaz derecede hafifletir. Artık kaybedecek hiçbir şeyin kalmamıştır çünkü.
Modern zamanın protipi Dostoyevski’nin Yeraltı adamıdır. Bugün ekran arkasından topluma kin kusarak yaşayan, her şeyi eleştiren ama hiçbir şey değiştirmeyen modern insan, tam anlamıyla 21. yüzyılın yeraltı adamıdır. Evinden çıkmaz, sokakla temas etmez, gerçeğin ağırlığıyla yüzleşmez. O, yalnızca Simgesel Düzen'e öfke kusarak, sistemin anlamsızlığı üzerinden kendine sahte bir varoluş alanı açar. Semptomuna sımsıkı sarılmıştır; çünkü o öfke alındığında, geriye elinde hiçbir şey kalmayacağını çok iyi bilir. Benjamin “yaşamak iz bırakmaktır” diyordu; modern insan ise sadece izleyici kalarak yok oluyor.
Freud, olgunlaşmanın temelinde yas süreci olduğunu söyler. Çünkü büyümek; her şeyi kontrol edemeyeceğinizi, anne-babanızın birer Tanrı değil sıradan, kusurlu ve ölümlü insanlar olduğunu, dünyada mutlak bir adaletin bulunmadığını kabullenerek çocukluk imajlarını tek tek gömmektir. Olgunlaşmak, bitmeyen bir kayıp ve yas halidir.
Lacan, Nietzsche’yi sadece bir filozof değil, modernitenin semptomlarını önceden gören bir "peygamber" olarak niteler. Ona göre Nietzsche, insanın kendi kendine söylediği yalanları (rasyonalizasyonları) ve ahlakın altındaki karanlık dürtüleri (hınç/ressentiment) deşifre ederek, insan ruhunun o güne kadar girilmemiş derinliklerine inmiştir.
Heidegger, insanın içine düştüğü o sahte, mekanik ve depresif döngüden kurtulabilmesi için dışarıdan bir kurtarıcıya değil, kendi içinden gelen bir sese ihtiyacı olduğunu söyler. Buna Der Ruf des Gewissens (Vicdanın Çağrısı) der.
Vicdan şunu fısıldar: "Kendin Ol!"
(Werde, der du bist!).
Çocukken dünya basittir; adalet vardır, sevgi koşulsuzdur, zaman sonsuzdur. Büyümek ise bu inancın zorla ve acımasızca elimizden alınmasıdır. Proust büyümeyi “cennetten kovulma” olarak tanımlıyordu. Cennet belki de her şeyin basit, sevginin koşulsuz, adaletin mutlak olduğu o yerdir.
Lacan, Nietzsche’yi "insan ruhunun derinliklerinde en uzağa giden kişi" olarak tanımlar. Nietzsche, kendi felsefesiyle "Gerçek"e çok fazla yaklaşmış ve bu temas onu "psikotik bir çöküşe" (forclusion) itmiştir.
“Varlığın en büyük meyvesini ve en büyük zevkini elde etmenin sırrı şudur: Tehlikeli yaşayın!” | Nietzsche
"Tanrı öldü" diyerek tüm simgesel otoriteleri yıkan Nietzsche, kendini ayakta tutacak hiçbir "Babanın-Adı" (Yasa) bırakmamış ve bu yüzden o "en uç noktada" ruhsal bir çöküş yaşamıştır. Lacan, Nietzsche'nin deliliğini, hakikatin ağırlığı altında ezilmek olarak okur.
Žižek, ideoloji eleştirisinde 3 insan tipi
1.Aptal: Her şeyin göründüğü gibi olduğuna inanan ve Simgesel Düzen'in (yasaların) tam ortasında huzurla oturan kişi.
2.Kurnaz: Yasaların bir oyun olduğunu bilen ama bu oyunu kendi lehine çevirmeye çalışan kişi.
3.Enayi: Sistemin hatalı olduğunu görüp bunu düzeltmeye çalışan ama sonunda sistemin en büyük kurbanı olan "dürüst" kişi.

