C. Cengiz Çevik (@jimithekewl) header
C. Cengiz Çevik (@jimithekewl) profile picture

(Dr) Klasik Filolog - Kitaplar: Roma'da Siyaset ve Felsefe, Cicero'nun Devleti, Seneca'nın Doğa Felsefesi - https://nitter.gq/t.co/gzmDlzJfe7

İstanbul
Joined July 2009
Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)Photo by C. Cengiz Çevik (@jimithekewl)
Merhaba, güzel bir haber. Victoria Emma Pagan'ın editörlüğünde hazırlanan The Tacitus Encyclopedia, Wiley-Blackwell'den çıktı. Dünyanın farklı ülkelerinden filologların ve tarihçilerin katkıda bulunduğu bu ansiklopediye ben de iki madde yazdım. wiley.com/en-gb/The+Tacitus+…
24
41
1
545
Metin Oktay'ın meşhur bir kırmızı kart öyküsü vardır, elbette bir Fenerbahçe maçında yaşanmıştır, hiç şaşırmadınız değil mi? Bu kadim bir hır gür tarihidir. 3 Mart 1968... Bu aslında Metin Oktay'ın oyundan atıldığı ikinci maçtır, ilki de başka bir Fenerbahçe maçında, hani ağları delen meşhur golünü attığı 10 Haziran 1959'daki maçta gerçekleşmiş ama hakem ısrarlar üzerine Metin'i sahaya geri davet etmiş, o da bunu reddetmeyip gelmiş ve ağları delen golü atmıştır. Davetleri nazikçe karşılamada Metin gibi ol! O yıllarda oluyordu böyle şeyler, fazla kurcalamayın. Yeniden oyuna dönmediği, asıl kırmızı kart olayına gelelim. Olay apaçık, bir sürü gazete vesikası da var, anlatan da çok ama ben kitabı da tanıtmak maksadıyla, Memet Fuat'ın Tribünden Palavra Anılar adlı kitabında yazılanları paylaşmak isterim. Kitabın adı yanıltmasın, anlatılanlar palavra değil, ertesi günkü gazeteler de benzer şeyler yazmıştır. Fuat Cumhuriyet Gazetesi'nin 23 Eylül 1995 tarihli sayısındaki köşesinde ve yine yazarın Sömürüsüz Bir Dünya kitabında (ss. 232-234) yayınlanan, ki yukarıda bahsettiğim kitabında da bulunan bir yazıda şöyle anlatıyor: "O yıllarda kırmızı kart filan yok ya, söylenmek istenen Metin'in yaşamında bir tek kez oyun kurallarına uymamakta oyundan atılacak kadar ileri gittiği... ... Golcüler, ileride oynayanlar, oyun kuranlar futbolda en çok baskı altında tutulan, dolayısıyla da en çok faul yapılan oyunculardır... Metin tam anlamıyla böyle başına gözü kara biri dikilecek oyunculardandı. Bütün takımlar onu durdurmanın çarelerini arar, en güvendikleri, en sert adamlarına onu tutma görevini verirlerdi. Faul yapan bir oyuncu yere düştüğü zaman şöyle bir kafasını kaldırıp bakar. Bu bazen bir diklenme, bazen bir yakınma, en azından bir meraktır. Metin ise kesinlikle dönüp bakmazdı kendisine faul yapanlara, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırdı. Hele faul yapıldığını belirtmek için ses çıkartmak, hakem görsün diye kendini yere bırakmak gibi davranışlar hiç yoktu futbol anlayışında. En başarılı maçlarını Fenerbahçe'ye karşı oynadığı söylenir. Kanımca bunun nedeni, sanıldığı gibi, o maçlara çok önem vermesi değildi. Oynadıkları yerler bakımından Fenerbahçe'de onu tutmak görevi santrahaf Naci'ye düşüyordu. Naci çok iyi bir oyuncuydu, ulusal takımın da santrahafıydı. Ama onurlu bir insandı, Metin'i futbol oyun kurallarının dışına düşmeden durdurmak ister, onun için de bir türlü başarılı olamazdı. Metin'e karşı en başarılı olan oyuncu ise alttaki takımlardan birindeydi. Futbolun içinde dışında ne varsa ortaya koyan ince uzun bir delikanlı... Tam bir savaşçı... Özellikle mi seçilmişti, bilmiyorum, ama sonradan Fenerbahçe'ye transfer edilip Galatasaray maçlarında Metin'i kilitleme görevi kendisine verilmeye başlanmıştı." (Yazarın adını vermediği futbolcu Yılmaz Şen'dir.) "İnönü Stadı'ndaki o unutulmaz günde bu savaşçı delikanlı gene görev başındaydı. Toplu topsuz, hakeme çaktırmadan, ardı arkası kesilmez bir yakın çalışmayı (!) sürdürüp gidiyordu. Pis bir görüntüydü. Aslında kimse hoşlanmıyordu bu davranıştan. Sonra o inanılmaz olay oldu... Kendisine faul yapanlara kafasını kaldırıp baktığını bile görmediğimiz Metin birden arkasına dönüp, ne hakemden, ne stadı dolduran binlerce kişiden saklamaya gerek duymadan, bu savaşçı delikanlıya açıkça bir tekme attı. Hakemin ne yapacağını düşündüğüm o dakikaları unutamam. Bütün stat şaşkındı. Hakem iki futbolcunun yanına geldi, defterini çıkarıp not aldı, Metin'e oyun alanının dışını gösterdi. Türkiye'nin bu en ağırbaşlı, en kurallara saygılı futbolcusu oyundan atılmıştı. Hakemin kararı yanlış değildi, ama bu işin bir yerinde bir yanlış vardı. Metin taç çizgisine doğru yürüdü, kapalı tribünün Galatasaraylıların oturduğu bölümünden oyun alanının dışına çıktı. Galatasaraylılar alkışlamaya başladılar... O hiç ilgilenmeden, önüne bakarak taç çizgisi boyunca yürüdü. Orta tribünün önünden geçerken bu kez Fenerbahçeliler alkışlamaya başladılar... Ben Beşiktaş tribünündeydim. Önümüzden geçerken Beşiktaşlılar da alkışlamaya başladılar... Bütün stat oyundan atılan bir oyuncuyu alkışlıyordu. O sanki bu alkışlar kendisi için değilmiş gibi başı önünde yürüyüp gitti... Sizce izleyiciler, hep birlikte, neyi alkışlamışlardı?.. Olabilir mi böyle bir şey?.. Kim bilir, belki de bir düş görmüşümdür..." (Memet Fuat, Tribünden Palavra Anılar, Adam Yayınları, 1999, ss. 55-59) Metin'i o gün maçta tahrik ederek sürekli tekmeleyen Fenerbahçeli Yılmaz ertesi günlerde çıkan gazetelerde, Metin'in kendisine böyle karşılık vermesine çok üzüldüğünü açıklamış ve "Metin ağabeye ne küfür ettim, ne de kasti bir faul yaptım. Bana hiç de beklemediğim bir tekme attı. Bir anda yere yıkıldım ve acı içinde kıvranırken gelip bu defa gırtlağımı sıktı. Anlaşılan son derece sinirlenmişti. Doğrusu onun bu hareketine son derece üzüldüm" demiştir. Yılmaz'ın bu açıklamasını veren 5 Mart 1968 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde haberin başlığı şöyledir: "(Yılmaz:) Ben Metin'e taparım." Bu nice tapmaktır!
Galatasaray'ın resmî Youtube hesabının paylaştığı, Fenerbahçe maçını anlatan "Arkaplan" videosunu dikkatle izledim. (Link: youtube.com/watch?v=g0vKbPFI…) Çekim kalitesi, sahne ve müzik tercihleri harika, emeği geçen herkesi tebrik ederim. Evvelce, Bayern Münich'in benzer videolarını izlerken, "bizimkiler ne zaman bu derece kaliteli içerik üretecek" diye düşünürdüm, artık olmuş, daha fazlası da olabilir. Dikkatimi çeken ilk nokta, başından beri şahsen desteklediğim Okan Buruk'un odaklanmışlığı ve ciddiyeti oldu. Genel itibariyle güleryüzlü bir adam olduğu için, insanlarda bıraktığı ilk intiba disiplinsizliğe,ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe prim veren bir adam imajı oluyor, ben böyle düşünmediğim için şaşırmadım. Kulübün ve Buruk'un bu türden videoları daha fazla kamuoyuna sunması gerekiyor, çünkü bu toplum Vedat Günyol'un bir yazısına ve kitabına konu olan "güleryüzlü ciddilik" mefhumuna yabancı. Bir insanın "ciddi" sanılması için sürekli suratsız olması gerekiyor sanki. Bu doğru değil. Videoda dikkatimi çeken bir diğer mesele Galatasaray'ın bu maçta Fenerbahçe'yi yenmesinin de, üst üste kazandığı başarıların da tesadüf olmadığını gösteren birlik ortamıdır. Bir tarafta hocasının aslında ilk tercihi olmadığını ima eden ve mevcut futbolcularını eleştiren bir başkan ve alabildiğine huzursuz bir teknik direktör ve karmakarışık bir ruh halinde bir futbolcu topluluğu varken, bu tarafta bunların tam tersi var. Salt dışarıdan bakarak içeriyi anlamak pek mümkün değil, biz dışarıdan izleyenler olarak çoğun ortada çok sayıda insanın dahil olduğu bir ekibin olduğunu unutuyoruz. Bu kadar insanın ama özellikle de genç futbolcuların idaresinin ne derece zor olduğunu deneyimlemediğimiz için bilmiyoruz. Okan Buruk ve ekibinin başarısının bir de bu açıdan değerlendirilmesi gerekiyor. Cuma akşamı Galatasaray'ın maçı var ve ne olacağını bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: Galatasaray camia olarak, kulüp yönetimi, teknik heyeti futbolcular ve taraftar olarak birlik ortamını koruduğu ölçüde, bir maçta yense de yenilse de yıkılmaz, ayakta kalır ve dört sene üst üste şampiyonluğu beşincisiyle taçlandırır. Bu konuda en büyük güvencem ise Okan Buruk'tur. Bu vesileyle bir eleştiri getirmek isterim. Videoda oldukça pozitif görünen Abdülkerim Bardakçı Galatasaray'ın kaptanı ama Fenerbahçe maçından sonraki o rezil olay ona ve statüsüne yakışmadı. Karşı taraf ne yaparsa yapsın, bir Galatasaray kaptanı milyonlarca insanın izlediği bir sahnede bir güreşçi gibi yerlerde rakiple boğuşmamalı. Bir kaptanın öyle bir ağırlığı olur ki, kimse sana öyle yaklaşmaya cesaret edemez. "Ama onlar da şunu yaptı, bunu yaptı..." Senin ne yaptığın önemli kardeşim, sen Galatasaray kaptanısın. Buna, alacağın ceza yüzünden, maaşlı çalışanı olduğun kulübümüze karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmanı da eklemiyorum. Galatasaray'ın kaptanı doğru bir tavır takınmalı. "Kaptan" Turgay Şeren gibi, Cüneyt Tanman gibi olacak, bu benim görüşüm. "Canım, dünya çok değişti" demeyin veya derseniz de, yeri geldiğinde "1481'den beri kültürün simgesi, 1905'ten beri sporun beşiği..." demeyin. Metin Oktay 1969'da futbolu Galatasaray kaptanı olarak bırakırken, 23 Ağustos'ta Milliyet Gazetesi'ne yazdığı veda yazısını aşağıdaki sözlerle bitiriyordu. Tamam fazla idealist ve uygulanması zor ama belki ders verir! "Benden sonra futbol sahlarında mücadele edecek bütün kardeşlerime de birkaç sözüm var: Futbolcular! Hiç kimse taşıdığı formayı benim Galatasaray formasını sevdiğimden daha fazla sevemez. Benim bu renklere ve bu camiaya bağlılığımın derecesini bilmeyen yoktur. Gene de yukarıdaki sözlerime hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Galatasaraylı Metin, Galatasaraylı olmayan seyirciler tarafından sevilmenin gurur verici saadetine ermiştir. Herkes kulübü için çalışır... Fakat spor sahalarından ayrılırken kalbimde götürdüğüm en büyük şeref işte bu sevgi olacaktır. Gençler! Kendinizi rakiplerinize sevdiriniz."
1
1
20
12,399
Galatasaray'ın resmî Youtube hesabının paylaştığı, Fenerbahçe maçını anlatan "Arkaplan" videosunu dikkatle izledim. (Link: youtube.com/watch?v=g0vKbPFI…) Çekim kalitesi, sahne ve müzik tercihleri harika, emeği geçen herkesi tebrik ederim. Evvelce, Bayern Münich'in benzer videolarını izlerken, "bizimkiler ne zaman bu derece kaliteli içerik üretecek" diye düşünürdüm, artık olmuş, daha fazlası da olabilir. Dikkatimi çeken ilk nokta, başından beri şahsen desteklediğim Okan Buruk'un odaklanmışlığı ve ciddiyeti oldu. Genel itibariyle güleryüzlü bir adam olduğu için, insanlarda bıraktığı ilk intiba disiplinsizliğe,ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe prim veren bir adam imajı oluyor, ben böyle düşünmediğim için şaşırmadım. Kulübün ve Buruk'un bu türden videoları daha fazla kamuoyuna sunması gerekiyor, çünkü bu toplum Vedat Günyol'un bir yazısına ve kitabına konu olan "güleryüzlü ciddilik" mefhumuna yabancı. Bir insanın "ciddi" sanılması için sürekli suratsız olması gerekiyor sanki. Bu doğru değil. Videoda dikkatimi çeken bir diğer mesele Galatasaray'ın bu maçta Fenerbahçe'yi yenmesinin de, üst üste kazandığı başarıların da tesadüf olmadığını gösteren birlik ortamıdır. Bir tarafta hocasının aslında ilk tercihi olmadığını ima eden ve mevcut futbolcularını eleştiren bir başkan ve alabildiğine huzursuz bir teknik direktör ve karmakarışık bir ruh halinde bir futbolcu topluluğu varken, bu tarafta bunların tam tersi var. Salt dışarıdan bakarak içeriyi anlamak pek mümkün değil, biz dışarıdan izleyenler olarak çoğun ortada çok sayıda insanın dahil olduğu bir ekibin olduğunu unutuyoruz. Bu kadar insanın ama özellikle de genç futbolcuların idaresinin ne derece zor olduğunu deneyimlemediğimiz için bilmiyoruz. Okan Buruk ve ekibinin başarısının bir de bu açıdan değerlendirilmesi gerekiyor. Cuma akşamı Galatasaray'ın maçı var ve ne olacağını bilmiyoruz ama şunu biliyoruz: Galatasaray camia olarak, kulüp yönetimi, teknik heyeti futbolcular ve taraftar olarak birlik ortamını koruduğu ölçüde, bir maçta yense de yenilse de yıkılmaz, ayakta kalır ve dört sene üst üste şampiyonluğu beşincisiyle taçlandırır. Bu konuda en büyük güvencem ise Okan Buruk'tur. Bu vesileyle bir eleştiri getirmek isterim. Videoda oldukça pozitif görünen Abdülkerim Bardakçı Galatasaray'ın kaptanı ama Fenerbahçe maçından sonraki o rezil olay ona ve statüsüne yakışmadı. Karşı taraf ne yaparsa yapsın, bir Galatasaray kaptanı milyonlarca insanın izlediği bir sahnede bir güreşçi gibi yerlerde rakiple boğuşmamalı. Bir kaptanın öyle bir ağırlığı olur ki, kimse sana öyle yaklaşmaya cesaret edemez. "Ama onlar da şunu yaptı, bunu yaptı..." Senin ne yaptığın önemli kardeşim, sen Galatasaray kaptanısın. Buna, alacağın ceza yüzünden, maaşlı çalışanı olduğun kulübümüze karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyecek olmanı da eklemiyorum. Galatasaray'ın kaptanı doğru bir tavır takınmalı. "Kaptan" Turgay Şeren gibi, Cüneyt Tanman gibi olacak, bu benim görüşüm. "Canım, dünya çok değişti" demeyin veya derseniz de, yeri geldiğinde "1481'den beri kültürün simgesi, 1905'ten beri sporun beşiği..." demeyin. Metin Oktay 1969'da futbolu Galatasaray kaptanı olarak bırakırken, 23 Ağustos'ta Milliyet Gazetesi'ne yazdığı veda yazısını aşağıdaki sözlerle bitiriyordu. Tamam fazla idealist ve uygulanması zor ama belki ders verir! "Benden sonra futbol sahlarında mücadele edecek bütün kardeşlerime de birkaç sözüm var: Futbolcular! Hiç kimse taşıdığı formayı benim Galatasaray formasını sevdiğimden daha fazla sevemez. Benim bu renklere ve bu camiaya bağlılığımın derecesini bilmeyen yoktur. Gene de yukarıdaki sözlerime hiç kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Galatasaraylı Metin, Galatasaraylı olmayan seyirciler tarafından sevilmenin gurur verici saadetine ermiştir. Herkes kulübü için çalışır... Fakat spor sahalarından ayrılırken kalbimde götürdüğüm en büyük şeref işte bu sevgi olacaktır. Gençler! Kendinizi rakiplerinize sevdiriniz."
1
18
7,055
Fikrini paylaşanlara, ultra yasakçılarla ortaklığa girerek hesap sormamayı ve saygısızlık etmemeyi öğreneceğiniz bir olgunluğa erişeceksiniz veya fikir sahibi tarafından engelleneceksiniz. Bunun tatbik alanı olabilen sosyal medyayı bu yüzden seviyor ve önemsiyorum.
2
17
1,143
Güne Radiohead dinleyerek başladım, özellikle de Karma Police'i... "...Karma police I've given all I can It′s not enough I've given all I can But we're still on the payroll" Phil Rose'un'in Radiohead and the Global Movement for Change: Pragmatism not Idealism kitabının "Invisible Technologies and Identity Strain: 'Karma Police'" başlıklı bölümü şöyle başlıyor (sayfa numarası veremiyorum, epub versiyonundan okuyup aktarıyorum): "Thom Yorke, 'Karma mühim bir mesele,' der. 'Karma diye bir şeyin var olduğu düşüncesi beni mesut ediyor. Yüzümde tebessüm uyandırıyor. İnsanlara karşı daha müşfik (sympathetical) birine dönüşüyorum' (aktaran Randall 2004, 121). Hinduizm, Budizm ve Caynizm gibi Doğu'nun dinî geleneklerinin merkezinde yer alan karma mefhumu, bir kişinin önceki varoluş hallerindeki eylemlerinin yekûnunun, o kişinin gelecekteki varoluşlarında tecrübe edeceği kaderi üzerinde belirleyici olduğu fikrine atıfta bulunur. 'Airbag' parçasında Kozmik Adam'ın (Cosmic Man) nasıl yeniden doğduğunu anımsayacak olursak, karma düşüncesi; bizim de muhtelif ömürlere yayılabilecek bir neden-sonuç sistemi dâhilinde mütemadiyen bir yeniden doğuş tecrübe ettiğimize işaret eder ki Hinduizm inancına göre bu döngüden ancak ölümsüzlük mertebesine erişerek kurtulabiliriz—ki böylesi bir gayeye de yalnızca hiçbir mükâfat veya ceza beklentisine girmeksizin, diğerkâm eylemlerin istikrarlı bir şekilde icra edilmesiyle ulaşılabilir. Genel hatlarıyla ifade etmek gerekirse, Budizm söz konusu olduğunda karma ve yeniden doğuş inancını muhafaza edenler yalnızca geleneksel Budistlerdir ve onların nezdinde kurtuluşa ermek ancak nirvanaya—yani o menfaatten arınmış bilgelik ve şefkatin kelimelere sığmaz (ineffable) mertebesine—vasıl olmakla mümkündür. Keza karma, kişinin hem düşüncelerine hem de eylemlerine sirayet eden geçmiş ahlaki tutumlarıyla ilintili bir enerji olarak da tasvir edilir; öyle ki İngilizce konuşan Budistler bu minvalde iyi ya da kötü karmayı, sevap (merit) veya günah/kusur (demerit) kazanma mefhumları üzerinden açıklarlar (Amore ve Ching 2002, 232). Söylemeye hacet yok ki, (bu öğretiyi) tatbik eden kişinin gayesi her daim kendi içsel doğasını arındırma yolunda çaba sarf etmektir. Tabii ki, eğer o anti-kahramanımız Kozmik Adam değilseniz böyledir; zira onun durumunda, gözünüze batan illetleri (pestilences) temizlemek adına o malum arındırma (decontamination) senaryonuzu yeniden devreye sokarak başkalarının karmasının polisliğine soyunursunuz—ki kendisi de içinde bulunduğumuz bu bağlamda bunu, kurbanlarını derhâl derdest edip tutuklatmak suretiyle fiiliyata dökmektedir." Aynı bölümün sonunda ise Jason Greenwod'un "Karma Police" tabirine dair şu açıklamasına yer verilir: "Jonny Greenwood şöyle der: 'Turnedeyken bir süreliğine grubun diline pelesenk olan bir mottoydu bu; ne zaman biri bilhassa boktan bir tavır sergilese, <er ya da geç karma polis onun icabına bakacak> derdik,... Bu intikamvari bir şey değil, yalnızca insanın kendi davranışlarından hoşnut olmasıyla alakalı (Hale 1999, 149).' Şarkının son bölümünde sahne, tiksintinin hüküm sürdüğü toksik bir atmosferden çıkıp; önce ferahlatıcı bir heyecan hissiyatıyla, ardındansa saf bir neşeyle karakterize olan zengin bir atmosfere geçiş yaptığında, Kozmik Adam'ın (Cosmic Man) bizzat kendi davranışlarından hoşnut olduğuna dair bir izlenim uyanır ki bu bölümdeki duygu durum (affective) yükselişi, tıpkı 'Airbag'in nakaratında olduğu gibi tonun bir derece tizleşmesiyle sağlanan bir anahtar değişimi aracılığıyla ifade edilir. Tam bu noktada anti-kahramanımız, spontane bir biçimde çizgi roman süper kahramanına dönüşür ve bu kimliği, kullandığı 'phew' (oh be/çok şükür) nidâsıyla da tasdiklenmiş olur. Tüm bu değişimlerin eşliğinde ve 'for a minute there I lost myself' (oracıkta bir anlığına kendimi kaybettim) beyanıyla Kozmik Adam, o zengin senaryoyu (affluent script) devreye sokarak özdenetimini yeniden eline aldığını kabullenir; zira görünüşe bakılırsa artık karşısına çıkan negatif duygulanımı kavrayıp özümseyebilecek ve dahası negatif eylemi, yani karmayı da aşabilecek kapasiteye ulaşmıştır." Her zaman söylenecek çok şey vardır ama şimdilik "This is what you get / When you mess with us" diyorum sadece, yani "Bize bulaşırsan / Olacağı budur." 🎶🎵 open.spotify.com/intl-tr/tra…
5
844
Alıntıladığım twitteki fotoğrafın kopardığı gürültü ve gördüğüm bazı eleştiriler bana iki anekdotu hatırlattı. Birincisi, ne yazık ki çok aradıysam da tam yerini bulamadım, elimdeki tüm kitaplarına baktım ama nafile... Çetin Altan bir yazısında anlatıyordu: Sanırım çalıştığı gazetede söylediği kebap benzeri bir yemeği yerken, yanına gelen konuklar karşılaştıkları bu manzarayı onun solculuğuna yakıştırmamış. Hani, solcu biri böyle yemek yemez gibi bir düşünceyle... (Bilen varsa kaynağını ve yanlış hatırlıyorsam, doğrusunu yazsın.) İkincisi, Murat Belge'nin Birikim'de yayınlanan "Demokrasi Nöbetleri ve Sınıf Meselesi" başlıklı yazıda geçer. (Birikim, 8 Ağustos 2016, Link: birikimdergisi.com/haftalik/…) Yazıdan alıntılıyorum: "Mina Urgan’la Halet Çambel Kolej’den, çocukluk arkadaşıydılar. İkisi de Komünist’ti. Halet Hanım herhalde Karatepe’de çalışırken Mina’yı da çağırıyor. Arkeolojik kazıda bulunanlar ilginç, önemli. Çevre de ilginç. Bunu bana Mina anlatmıştı. Bir akşam köylülerle yemeğe oturuyorlar: sedirler, yastıklar, yer sofrası, sini v.b. Mina eski arkadaşı Halet’in bazı eksantrik davranışlarda bulunmasına alışmış; 'Ama olmadık bir şey yaptı,' diyor; 'peçeteyi yemeye başladı!' Çok geçmeden Halet’in yediği şeyin 'peçete' olmadığını; genellikle 'lavaş' tabir edilen yufka ekmeği olduğunu Mina da anlıyor. Böyle bir hikâye Mina Urgan’ı 'ridiculiser' etmek için anlatılabilir. Ben böyle yapmıyorum. İstanbul’da belirli bir çevrede doğmuş Mina Urgan (o yıllarda 'Anadolu gezme' imkânı ne kadar var?) böyle bir ekmek çeşidi olduğunu bilmek zorunda değil; 'Vay, daha lavaşı bilmeden Komünist mi olmuş?' demeyi de anlamlı bulmuyorum. Komünizm öncelikle bir 'zengin/fakir' sorunsalına oturmak zorunda değildir. Entelektüel bir konudur, bir seçmedir ve insan Komünist olmak için 'lavaş' bilmek zorunda değildir. Ama bir şey var burada: vurgulanması gereken bir şey: Mina Urgan’ın Mina Urgan olma hakkı var – hepimizin olduğumuz kişi olma hakkımız olduğu gibi. Ama şu anekdot Mina Urgan’ın yaşadığı toplumda sosyalist partinin veya hareketin sosyalist mücadele pratiğinin genel ve tikel ilkelerini, çalışma yöntemlerini, propaganda yöntemlerini belirlemeye başlamışsa, burada doğru gitmeyen bir şeyler olduğu sonucunu çıkarabiliriz (Mina Urgan kendisi de böyle bir iddiada bulunmadı hiç). Bu 'peçete-lavaş' hikâyesinin aslında hiç de uzağında olmayan bir dolu kişi var ki 'sol' adına tam da böyle bir rollere soyunuyor, her türlü ahkâm kesiyor. Olan biten, aradaki o uçurumun derinleşerek devamına katkıda bulunuyor." Velhasıl, Belge'nin haklı tespitiyle, herkesin "olduğu kişi olma" hakkı vardır; şık bir sofrada dostlarıyla iki laflayan siyasetçilerin de, şekil üzerinden devrimci ahlak bekçiliğine soyunanların da, masaya bakıp beş saniyede "umut ve özgürlük" dolduğunu söyleyebilecek kadar romantizmin esiri olanların da, bu twiti atan benim de, okuyunca haklı veya haksız bulacak olan sizlerin de. Salın, gitsin fikrinizi, şurada fikir beyan edecek ne kadar vaktimiz kaldı acaba?
You’re unable to view this Post because this account owner limits who can view their Posts. Learn more
12
8
153
15,799
Aşağıda Fatoş Hanım'ın paylaştığı Arkhe-Logos Dergisi'nde yayınlanan "Seneca’nın Doğa Araştırmaları’nda Kehanet, Kader ve Tanrı İlişkisi" başlıklı makalemi şuradan okuyabilirsiniz: tinyurl.com/2cc8ftuh
" Toprağa güzelce tohum ekebilirsin ama meyveleri kimin toplayacağını bilemezsin. " Ksenophon @jimithekewl Seneca'nın Doğa Araştırmaları'nda Kehanet, Kader ve Tanrı ilişkisi C.Cengiz Çevik
1
8
1,804
C. Cengiz Çevik retweeted
" Toprağa güzelce tohum ekebilirsin ama meyveleri kimin toplayacağını bilemezsin. " Ksenophon @jimithekewl Seneca'nın Doğa Araştırmaları'nda Kehanet, Kader ve Tanrı ilişkisi C.Cengiz Çevik
1
1
4
2,367
C. Cengiz Çevik retweeted
Değerli dostlar! ❗️Yüz yıl sonra ilk kez! Bugün çok özel bir paylaşım hazırladık! Cumhuriyet Bayramı arifesinde sizlerle özel videoyu paylaşmak isteriz. Hikayemizde Mustafa Kemal Atatürk ve Sovyet Büyükelçisi Semyon Aralov'u hatırlar, Büyük Taarruz hazırlıklarını ve Konya'daki karargâhı ziyaretini anlatırız. 📽️🎞️Konya'da Büyükelçi ile bir gün! #BuyukelciIleBirGun #beyondDiplomacy
26
95
11
450
17,369
90'ların başındaki Eric Clapton elbette. Ver akustik gitarı, gerisini ona bırak.
One guitarist plays on every record you hear for the rest of your life. Who's it gonna be?
1
34
2,594
"Futbol kapitalist düzenin afyonudur" şeklinde özetlenebilecek olan aşağıdaki yaklaşım, futbolun insanları gündelik hayatın sıkıntılarından uzaklaştıran ve mevcut düzenin sürmesine katkıda bulunan yönünü yakalar ama meseleyi fazla kolay açıklıyor. Futbol elbette bir kaçış, bir aidiyet ve zaman zaman da kitleleri oyalayan bir eğlence ve bu eğlencenin devamlılığını sağlayan, bunu nakite çeviren bir sektör olabilir. Fakat bunun karşısına neyi koyabiliriz? Siyasal eylemi koyabilir miyiz? Çünkü siyasal alanın dışında durduğunu veya iktidara muhalif olduğunu sanan figürler bile çoğu zaman düzenin sınırları içinde hareket eder ve bunun anlaşılması için sadece gerekli zamanın geçmesine ihtiyaç vardır. 3 yıl önceki cumhurbaşkanlığı seçimindeki muhalefetin adayı şu an nerede? Daha öncekiler nerede? En açık örnek bu. Onların itirazları, vaatleri ve mücadeleleri sistemin işleyişine eklemlenmedi mi? Seçimler, mitingler, kampanyalar ve siyasal kimlikler insanlara değişimin mümkün olduğu duygusunu verir. Dönemsel olarak insanlar bunlara inanır. Bu türden bir duygu ve inanç bütünüyle sahte değildir ve bazen siyasal mücadele gerçek sonuçlar da doğurabilir. Ancak itirazın belirlenmiş kurallar içinde ifade edilmesi, düzenin kendisini de yeniden üretir. Öfke sandığa, umut kampanyaya, dayanışma parti aidiyetine çevrilir. İnsanlar değişim için harekete geçerken, çoğu kez mevcut düzenin sunduğu araçlarla düşünmeye ve davranmaya başlar. Daha da kötüsü ve insanı karamsar kılansa görünürdeki siyasal eylemin kendisinin de tıpkı futbol veya diğer eğlence sektörleri gibi bir afyona dönüşmüş olmasıdır. Bu yüzden afyon etkisini yalnızca futbol tribünlerinde aramak eksik kalır. Handiyse, en kör göze parmak örnek bu olduğu için, yani futbol taraftarları "futblun bir afyon olmadığını" savunamayacakları için (çoğun böyle bir dertleri zaten yoktur) onları hedefe almak kolay. Aynı şey, türlü siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlar yaşanırken kendisini "sadece" edebiyata, felsefeye, sanata veya bu türden, hani ilkin afyon olarak yorumlanamayacak bir şeye, baleye mesela, operaya, sahne sanatlarına adayan kişilere de söyleyemez miyiz? "Ülkede şu şu sorunlar varken, sen AKM'de Puccini'nin operasını izlemeye gidiyorsun?" Bu denilemez mi? Siyasetin ve siyasî mücadelenin kendisinin uyuşturucuya dönüştüğü bir zeminde futbola gelene kadar o kadar çok şey söylenebilir ki? Peki, sen ne yaptın? Takım tutmadın, yerel ve evrensel ölçekte bir sistemin devamlılığı için bir adım attın, güzel, peki başka ne yaptın? Dağa mı çıktın? Protesto mu ettin? Örgütlü bir mücadelenin içinde, her şeyini, yaşamını ve belki sevdiklerini feda mı ettin? Twit attın en fazla, Youtube'da ıvır zıvır konularda canlı yayın videosu çektin. Başka? Bir tarafta ana problemin farklı bir bölümünden kaçtın, öbür tarafta başka bir bölümüne tutuldun. Sen de taraftarlardan farklı durumda değilsin, Seneca'nın haklı metaforunda geçtiği gibi, herkes aynı hastanedeki hastalara benziyor. Kiminin durumu ağır, kimininki hafif. Ancak bu noktada karamsarlığımızı bir anlığına askıya alıp, insan eyleminin doğasına dair elzem bir şerh düşmek zorundayız. Dünyanın ve tarihin o tuhaf, öngörülemez işleyişi tam da burada, "eylemsizlik" veya sisteme entegre bir "oyalanma" sandığımız şeyin göbeğinde de bir anlam kazanabilir. En edilgen, en uyuşuk, kapitalist çarklara en uyumlu görünen eylemin bile kendi içinde sakladığı, yıllar, hatta on yıllar sonra filizlenecek beklenmedik politik sonuçları olabilir. Bu yüzden yukarıdaki yaklaşıma ters düşecek şekilde, şöyle demek istiyorum: Baleyle veya operayla ilgilenmenin de, futbol maçı izlemenin de politik bir eylem olabildiği ve bu minvalde neticeler doğurduğu durumlar olabilir. Puccini operası, görünürde burjuva bir kaçış, elitist bir uyuşma hali iken, zihnin derinliklerinde öyle bir estetik ve etik itiraz biriktirir ki, yarın öbür gün bambaşka bir kuşağın en radikal eyleminin ruhunu besler. Keza başka bir futbol fanatiği veya yorumcusu da, Maradona'nın eyleme döktüğü "Tanrı'nın Eli"ni kuralları çiğneyerek, kurnazlıkla, el altından sömürgeciyi kandırmak olarak yorumlayabilir, ki bu minvalde metinler okuduk. Yaşamdaki her olay ve eylemin politik bir anlamı vardır, önemli olan bu konuda sakin ve derin bir okuma yapabilmektir. Daha önce bu konuyla ilgili şu yazıyı yazmıştım: nitter.gq/jimithekewl/status/196…
Yemin ediyorum bir tek yanlış cümlesi yok
8
48
5,429
Galatasaraylılar hikayesiz edemez, mümkün değil. İlla bir hikaye olacak ki, motive olabilsinler. Bu sezon malum besteyi “5 sene üst üste şampiyon olduk” şeklinde güncelleme fırsatı varken, nedense bu yeterince motive edici olmadı şu ana dek. Rus soğukluğunu sevimlilikle dengelemiş olan bu çocuk Galatasaray'ın bu sezon hedef değilse de, kişi odaklı hikaye eksikliğini giderme yolunda ilerliyor. Böylece dolu dolu geçen kahramanlı yıllardan sonra boşa düşüldüğünde veya yüzler hafif eskidiğinde, kahraman olarak belirdi. Fark ettiyseniz, sezon başından beri Galatasaraylıların pek keyfi yoktu, neden? Çünkü hikaye bulamadılar; başkaları bir sene şampiyon olabilmek için kendilerini hırpalarken, başkan üstüne başkan, hoca üstüne hoca, kadro üstüne kadro değiştirirken, bizimkileri dört sene üst üste şampiyonluk gibi bir başarı artık tatmin edemez hale geldi. Doymuşluktan ve heyecansızlıktan daha büyük bir bela varsa o da bunun hikayesizlikten kaynaklanmasıdır. Bu yüzden kahramanlara ihtiyaç duyarız. “Salah'ın oturduğu kaya” gibi mitolojik nesneler bile üretiriz hikaye ihtiyacımızı gidermek için. Teorik lak lak, cak cak: Mircea Eliade, halk hafızasının salt tarihsel olayları ve kişileri olduğu gibi muhafaza edemediğini, bunun yerine tarihsel figürleri hızla efsaneleştirerek onları kültürel “mitolojik arketiplere” dönüştürdüğünü ileri sürer. Eliade’nin bu tespiti, halkın hayal gücüyle şekil değiştirerek olağanüstü nitelikler kazanma halinin adeta teorik bir okumasıdır. Benzer şekilde, yirminci yüzyıl düşünürlerinden Ernst Cassirer de mitlerin ve efsanelerin salt birer “hayal mahsulü asılsız hikâye” olmaktan ziyade, toplumların kendi değerlerini, ülkülerini ve duygusal enerjilerini belirli figürler üzerinden dışa vurma ve somutlaştırma çabası olduğunu savunur. İşte bu sarı çocuk bunun somut bir örneğidir. Dün gece maç kadar bu çocuğu da izledim ne yapıyor, ne ediyor diye, her hareketinden zeka fışkırıyor, dar alanda hızlıca düşünüp karar alıyor ve harekete geçiyor. Yeşil sahada neredeyse gol kadar güzel bir şey varsa o da böyle akıllı futbolcuların varlığıdır. Yoksa maç içinde ve sonunda horoz dövüşü izler dururuz. Ve hiç bozulmamış, temiz, kafası sadece oyunda. Bazıları gibi hır gür, sığ popülizm peşinde değil. “Eğer bu sporcuysa, diğer birçokları ne” diye düşünüyor insan ister istemez. Taraftarlarla bağ kurmaya önem veriyor, Rusya'daki takımından ayrılırken de bunu göstermişti; Osimhen'in anlattığına göre, beri yandan Galatasaray değerlerini de öğrenmeye çalışıyormuş. Osimhen kendisine, en az kendisi kadar işini ciddiye alan iyi bir yoldaş bulmuş gibi davranıyor. Demek ki onun da böyle bir hikayeye ihtiyacı varmış, yoksa otobüsteki vip koltuğunda ona niye yer açsın değil mi? Bir ışık görmüş olmalı. Rusça videolardan gördüğümüz kadarıyla, bu Rus çocuğun sanki 30’larına yaklaşmışçasına olgun ve düzenli bir aile hayatı da var. Kolay şımarmaz ve dağılmaz. Bu da üst düzeyde uzun bir futbol kariyerine katkı sağlayabilecek bir unsur. Seviyeyi yükselttiği de kesin; taraftarlara Kalinka dinlettiriyor, ona adından ötürü Lyoşa veya Alyoşa ve malum Rus edebiyatı karakteri Bazarov diyenler gördüm ve bu adları öğrenenler de oldu kendisi sayesinde. (Kendisi ne kadar biliyor o ayrı bir konu.) Sahada güreşenlerden daha anlamlı geliyor böyle topçular. Bu arada forma numaralarımız aynı, 83; sadece “Bazarov” yazdırmayı düşünüyorum fazladan. Genç yaşta bayrak adam olmaya namzet ama burayı bir sıçrama tahtası olarak görüyor da olabilir, nitekim bir yıl sonra PSG’ye geçeceği şeklinde bir haber de vardı. (matchtv.ru/football/matchtvn…) Son CL maçımız PSG ile onu nasıl etkileyecek göreceğiz. Galatasaray yönetimi derhal onunla ilgili uzun soluklu bir tasarrufta bulunmalı. Buranın da yaşanmaya değer, köklü bir hikayesi olduğunu ona iyiden iyiye hissettirmek gerekiyor. Avrupa'daki Rus alerjisi bir tık lehimize. Lehimize olan unsurlardan biri de Galatasaray’daki futbolcu eşlerini her zaman etkilemiş olan aile ortamıdır. Bu camia futbolcuları ailesinden ve kalbinden yakalamayı iyi bilir. “Amma da abarttın ha, alt tarafı bir futbolcu” diyebilirsiniz, ee “Galatasaraylılar hikayesiz edemez, mümkün değil” demedim mi? Şu geçici yaşamdan biraz tat alabilmek için hikaye şart azizim, yoksa kös kös otururuz oturduğumuz yerde ve bu saçmalıklara katlanacak bir neden bulamadığımız için bir yaşam bıkkınlığı çöker içimize. Herkese geçmiş olsun, pardon, “günaydın” diyecektim.
🎶 ALEKS BATRAKOV BATRAKOV BATRAKOV! 🫰
46
136
17
2,267
199,337